S Cafe’de mücverme

Hemen Ceyda’nın yazısını takiben sıcağı sıcağına beğenmediğim bir yer yazayım. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum beğenmediğimiz yerleri yazmanın. Ben de bıktım hem artık gerçekten zevk aldığım güzel bir yemek yiyememekten, hep birşeylerin eksik kalmasından, hem de sürekli bıkbıklanan, herşeye kusur bulan, ukalalık eden kötü kişi olmaktan. Biraz da onun için yazamıyorum uzun süredir. Ama yine de yazmak gerekiyor. Çünkü Artun Ünsal’la alıp veremediğim yok tabii ama kötü şeyleri yazmamak, sonuçta anaakımla anlaşma imzalamaya, ruhunu şeytana satmaya geliyor. En azından Artun Ünsal’ın artık o lüksü olabilir, bizlerin yok. Zamanla bozan yeri de yazmak gerek.

Akmerkez yenilendi biliyorsunuz. Tozunu üzerinden atmaya çalışıyor. Herşey gıcır olmakla birlikte, Kanyon ve İstinyePark’ın iyi çözdüğü gırtlak olayında değişiklik yok ama. Food court’u beğenmiyorsanız ya Home Store Cafe var, ya S Cafe. Sinema öncesinde S Cafe’ye gittik. O da yenilenmiş. Ama olmamış. Mutfakta ve serviste en basit ayrıntıları halletmiş olmanız gerekiyor. İspanyol omletinin içinde ne var diye sorunca, aklına geleni sayıp salamı söylemeyince olmuyor. Orijinal olsun diye tabak büyüklüğünde mücver yapıp da içinin pişmesini tutturamayınca olmuyor. Peşinde olduğunuz upper scale müşteri, bildiğimiz simit ve çayı 12 liraya satınca gelmiyor. Önce bunlar kusursuz olacak, ondan sonra talep ettiğiniz müşteriyi getirir, talep ettiğiniz paraları hakkedersiniz.

Şimdi de hemen beğendiğim bir yer yazıyorum, merak etmeyin ;)

Kosinitza, yeniden

Kosinitza’yı 3 sene önceki ziyaretimde pek bir beğenmiştim. “Bayılacaksın” diyerek, Yasin’i de o yüzden götürdüm zaten. Biraz da hava atmak için tabii :) Ha ha, bak ben neler biliyorum edasında. Hala çocukça bir kapışma hali, nedendir bilinmez.

Bir de ben, küçük, karakterli, şık, özenli, şirin ve de cesaretli lokantalari seviyorum. Bu tarz mekanlardan, İstanbul’da bir elin parmağı kadar var zaten. O yüzden, bir buldum mu, abarta abarta sahiplenmek ve bahsetmek istiyorum. Sevdiğim şeyler söz konusu olunca sakin kalmayı tercih etmiyorum, abartmak hoşuma gidiyor.

Yasin’e de, bundan dolayı, Kosinitza’yı anlattım anlattım durdum gitmeden. Gittik. Mekana, o da benim gibi bayıldı. Sonra lokantanın ortasındaki o soğuk yemekler masasına baktı ve başladık. Ondan da deneyelim, bundan da. Şımardıkça şımardık. 5 tane soğuk söyledik, 2 de ara sıcak. Ana yemeği, doymazsak söyleriz diye, sonraya bıraktık.

Soğuklar gelince, benim abartan dilim gittikçe sessizleşmeye başladı. Bebek kalamar salatasında, herşey çok mu sessizdi? Salatanın biraz aside mi ihtiyacı vardı ya da belki iyi bir yardımcı malzemeye? Birşeyler eksikti işte, hafızada yer etmiyordu yemek. Arkasından gelen közlenmiş patlıcanlı somon fena mıydı? Kesinlikle değil, çok iyi değildi ama. Elma sirkesiyle marine edilmiş ringa balığı çok fenaydı ama. Sorun ringa balığında mıydı, marinasyon yönteminde mi bilemiyorum, ama birinci lokmadan sonra ikinciyi almakta gerçekten çok zorlandım. Marine hamsi iyiydi. Hatta soğuklar arasında en iyisiydi. Şarapla da, rakıyla da iyi gitti. Hem dolu bir tat, hem zarif. Beşinci olarak, bir şey daha yedik, inanın hatırlamıyorum. Balıklı bir yemekti ama damak hafızamda iz bırakmamış.

Ara sıcaklar geldi hemen arkasından. Deniz mahsullü pilav ve ahtapot ızgara. Pilav lapalaşmıştı ama tadı iyi, pilav konusunda purist değilseniz, yenir. Abartılacak bir şey var mı? Yok kesinlikle. Ahtapot, tuzu biraz fazla kaçmış olmasının dışında, gecenin yıldızıydı bence. Ne çok yumuşak, ne kayış gibi. Tam kararında, lezzeti yerinde. Gereksiz hiçbir şey yok, sade ahtapot. Hakkımdan fazlasını yedim, tabii ki.

Biz bütün bu yemeklerden sonra, Yasin’in rakısı bitmeyince, bir de ana yemek söyledik. Kavrulmuş dolmalık fıstıklı fırında sardalya. Fıstıklar güzel bir kıtırlık katmıştı balığa, valla ben beğendim. Sardalya da iyiydi aslında. Olmuş da, sanki daha iyi bir şeyler bekledik, hani böyle “vay be!” demedik.

Artun Ünsal, bir yerde okumuştum, “beğenmedim yerleri artık yazmıyorum” demiş. Ne güzel! Ben de yazmak istemiyorum. İnsan bir geri geri geliyor yedikleri hakkında olumsuz bir şeyler yazarken, hele ki zamanında gidip de beğendiği bir yerin yemekleriyse mesele. Hele ki büyük büyük anlattığı, övdüğü bir yerse burası. Yazmamak gerek belki, yanlış yapıyorum. Önceden övmeseydim, şimdi de yazmadım. Belki bundan dolayı.

Bir küçük şarap, bir küçük rakı ve tüm yediklerimiz toplam 173 tl geldi.

Mangerie’de bonfile, dana pirzola ve kahve

Elif Yalın, bir ara -galiba NTV’de- mekanıyla (Mangerie) aynı isme sahip bir televizyon programı yapmıştı. Pek tutmadı diye tahmin ediyorum, bir süre sonra yayından kaldırdılar. O programda, size nasıl gözüktü bilemem ama en azından bana dünyanın en sempatik kadını gibi gelmemişti. Mesafeli, soğukcana, kibirli değil ama hafif uyuz görünümlü. Çok severim böyle insanları. Şaka değil, gerçekten çok severim, çünkü bu tarz insanlar işini genelde iyi yaparlar. Şimdi Yasin, genelliyorum diye yine bana laf edecek ama bence öyle. Ortaya koyduğu iş iyi olan insanların, kendilerini o işin alıcısına beğendirmek gibi dertleri olmadığını düşünürüm.

Mangerie de, Elif Yalın’ın ortaya çıkardığı iyi bir iş bence. Ortam gösterişsiz ama stil sahibi; servis başarılı; yemekler az, öz, yaratıcı ve gerçekten çok lezzetli. Fiyatlar yüksek onu söyleyeyim, şimdiden hazırlıklı olun. Ben şimdiye kadar, 3 ya da 4 kez gittim. Bir iki akşam yemeği, bir iki pazar akşamüstü kahvesine. O çok meşhur kahvaltısına, pazar günleri kalabalık mekanlar beni haddinden fazla yorduğundan dolayı gitmedim.

Akşam yemeğinde, bonfile ve dana pirzola yedim. Şahaneydi. Etle birlikte, yanında gelen kereviz ve patates püreleri de çok iyiydi. Dolu dolu yemeklerdi.

Sadece yemeği değil, kahveyi de burada iyi yapıyorlar. Pazar günü sokaktaki o kalabalık kaybolduktan sonra, akşamüstü saat 4 gibi gidip, kahve & kek keyfi yapılabilecek İstanbul’daki en güzel mekanlardan biri bence.

P.S: Web-sitelerinde yer alan havuçlu kek ve brownie tarifini denedim. Muhteşem oldular. Yıldızlı beş pekiyi.

P.S 2: Tatlıların tarifleri, “Basında Mangerie” başlığı altında, Elif Yalın’ın zamanında Bazaar’da yazmış olduğu yazılar arasında, şurada.

Eleos-Yeşilköy

Gerçekten mi? Eleos’tan daha önce hiç bahsetmedim mi? Çok ayıp bana! Kendine saklamayı seven bir insan da değilim üstelik. Herkese anlatırım neyi biliyorsam, hele ki sevdiğim bir şeyse, saatlerce hiç susmadan anlatabilirim. Eleos’u neden anlatmadım bilmiyorum. Geçen seneden beri bir garibim, belki ondan.

15 senedir Yeşilköy’de oturuyorum ve buradaki hemen hemen her balık lokantasına minimum 3 kez gitmişliğim vardır, -deneyim konuşuyor yani, iyi dinleyin- bunların içinde Eleos ilk seferden sonra gitmeyi özellikle benim istediğim tek lokanta. Babam mesela Fener Lokantası’nı, Yalı’yı, az da olsa kazıkçı Yüksel’i sever. Eski Ev’i, Ogün’ü, Balıkçılar’ı, İhtiyar Balıkçı’yı da sevenler var. Bunların içinde gerçekten kötüleri var, ama boşverin bugün iyi günümdeyim o yüzden artılara odaklanmaya çalışıyorum.

Bir kere, Eleos’un tipi farklı. Beyaz meyhane diyordu kendine galiba. Doğru, her tarafı bembeyaz bir meyhane. Bir de mavi, Ege mavisi. Patron mimar bildiğim kadarıyla, ondan galiba dekorasyona özenmiş. İyi de yapmış valla, öbür balıkçılarda benim bir içim darlanıyor. Bir de adam işiyle alakalı, lokantanın ortasında durup her daim herşey yolunda mı diye kontrol edip duruyor. Garsonlar açısından sinir bozucu tabii bu durum, devamlı tepelerinde iki göz. Ama ben müşteriyim, ben rahat ediyorum. Herşey tıkır tıkır işliyor.

Müşteri pek bir şımartılıyor burada. Mutlaka, müessese bir şeyler ikram ediyor. Hoş bir şey tabii. Bizim gittiğimiz son akşam, kabak kızartma ve peynirli közbiber göndermişlerdi. Hee, tabii bir ahtapot değil -aramızda da kimse assolist değil zaten, yalan mı?- ama yine de bir şey. Önem veriyor adamlar, bunu anladık. Sonra, bu önemi pek bir güzel faturalıyorlar gerçi ama o konuya sonra geleceğim. Şimdi yemekler.

Yemeklerde klasikler de var, benim gibi “yeni bir şey deneyelim!” diye ısrar edenleri tatmin eden çeşitler de. Bir de kendine has küçük imzaları var her yemekte, o da hoş mesela. Salatanın üstüne, küçük bir portakal şekerlemesi kondurmuşlar. Çok mu bir şey değişti? Yoo, ama adamlar düşünmüşler. O yüzden, kocaman alkış.

Soyalı uskumru iyiydi o akşam (iki porsiyon ısmarladık), bir de midyeli lahana dolması. Deniz börülcesinin nasıl olduğunu hatırlamıyorum, demek ki kaydetmemişim. Ahtapotu yazmışım ama, muhhteeeşeeemm olmamakla birlikte o da iyiydi. Bir de peynir ve kavuna önem vermişler, bir zahmet gidip iyisini seçmişler. Hayır, bunu yapamayanlar var, ondan söylüyorum.

Yasin bir duble rakı içti, ben de soğutulmuş bir kadeh beyaz şarap. Müesseseden yine bir tatlı ikramı geldi. Arkasından da tokat gibi bir hesap. İki kişi 145-150 arası bir hesap verdik. Ne balık yedik, ne karides ne kalamar, ne de çok bir şey içtik. N’oluyor ya? dedim. Burası da onlardan olmuş. Ne yediğinizin bir önemi yok, kelle başı hesap yapan balıkçılar klubüne hoş geldiniz. Böyle değildi burası, ne biliyim herhalde bu işin raconu bu…

Artılara odaklanacağım diye başlayıp, sonlarda kendimi bozdum ama n’apiyim onlar da bana aynısını yaptılar. Hoş mekan, iyi servis, ikramlar, arkasından bam! kapı gibi hesap.

Yine de Eleos iyidir son kertede. Zaten hangi balıkçıya gidersen git kişi başı 70-80 ödeyeceksin bu şehirde. Onu anladık.

Blog tavsiyesi

Bir tanesine yeni dadandım, diğerine ise aylardır arada göz gezdiriyorum.

1-) Kulaktan Dolma Tarifler , Kantin’in şefi Şemsa Denizsel’in kişisel yemek blogu. Ne yediğini, ne içtiğini ve ne pişirdiğini anlatıyor. Fotoğraflar inanılmaz iştah açıcı, yazı dili oldukça akıcı ve samimi. Dadandım resmen. Bloga başladığı günden bu yana yazdığı her postu, oturdum dün akşam okudum. Ağzım sulandı, yedikçe yedim. Dayanılmaz!

2-) Emel is in the Mood for Good Food, Emel Kurhan’ın (Yazbükey’den bileniniz vardır belki, Emel ve Yaz kardeşlerden Emel olanı :) ) hem yemek hem de gezi blogu. İngilizce yazıyor. Fotoğraflar müthiş değil, oldukça amatörce. Yazı, oldukça az. Ama bir şekilde takip ettiriyor, ya da beni ettiriyor diyelim. Hafta en az iki kez, ne yemiş nereye gitmiş diye mutlaka açıp bakıyorum.

Lokanta Maya

Kendime geldim. Gerçekten şöyle derin, güzel, rahatlatıcı bir nefes aldım. Yemek yerken, yemekten, ortamdan, o andan keyif almayalı çok uzun zaman olmuş. Gürültü dışında, herşey şaşırtıcı derecede şahaneydi.

tulum peynirli közbiber, (fıstık & üzümlü)

ahtapot, ekmek üstü

keçi peynirli incir

çiğ levrek, domatesli

mücver, yoğurt soslu

krem brüle

sakızlı dondurma (dondurmacci, mecidiyeköy’den alınıyormuş)

ekşi maya ekmekler

umurbey, beyaz şarap (2 şişe, belki daha fazla, o kısmı tam net değil :) )

233 tl idi.  galiba.

Nar Cafe’de kahvaltı

Süt, yumurta ve reçel (bir de siyah zeytin, bir de bal) sevmediğimden mi, yoksa annemin hazırladığı kahvaltıların pek bir renksiz oluşundan mı bilmiyorum, çocukken kahvaltının hiçbir hikayesi yoktu benim için.

Sonra, çok yıllar sonra, kahvaltıya aşık oldum ben. Galiba evden ayrıldıktan sonra. Eski iştahımın ölmesinden ve yerine tamamen yenisinin gelmesinden hemen sonra. Yeni iştah, yeni damak tadı, yeni zevkler. Bir tek, annemin ninesinden yoğurt ve peynir, babaannemden ekşi, annemden de meyva aşkı miras kaldı. Gerisi tamamen sil baştan.

Kahvaltı son aşkım ya, kıymeti daha bir başka. Daha olgun, daha dolu dolu, daha vazgeçilmez bir aşk. O yüzden, kahvaltı geçiştirmediğim ve ne yediğime her zaman önem verdiğim tek öğün. İyi peynir, tok ekmek, lezzetli yoğurt ve taze meyva olacak illa ki. Pazar günleri yediğim simit dışında, başka da bir şeye ihtiyaç duymuyorum gerçi. Daha doğrusu, bunları yerken evde olmanın dışında başka da bir şeye ihtiyaç duymuyorum demeliyim.

Ama ne hikmetse, zıt kutuplar hikayesinden mi bilmiyorum, benim sevgilim birçok insan gibi arada sırada da olsa dışarıda kahvaltı yapma isteğiyle dolup taşıyor. O yüzden, işte o arada sıradaki şanslı pazar sabahları kahvaltıdan önceki saatler “kim kimi ikna edecek?” oyunuyla geçiyor. Nadiren de olsa ikna oluyorum, ama hep oflaya poflaya. Uyuz bir karakter benimki: madem ikna oluyorsun, oflamak neden?

Neyse, şimdi konumuz ben değilim konumuz kahvaltı…Geçenlerde bir pazar sabahı, yine büyük sıkıntılar içinde Rumelihisarı’ndaki Nar Cafe’ye gelip, yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz yemeği yedik (yumurta tabii ki Yasin’in :) ) . İşte, mükemmel kahvaltı benim için tam da böyle bir şey: rengarenk kahvaltı, deniz ve sevgilim.

Tam burada, huysuzluğu tavan yapmış bir kadın gibi gözükmeyeceğimi bilsem, bir parantez açar ve otururken sırtımızın değdiği arka masadan, kurdukları cümlelerde kullandıkları virgülü bile yakalayacak kadar yakın oturduğumuz yan masalardan, Boğaz trafiğinden ve havadaki o fena nemden ne kadar haz etmediğimden bahsederdim ama hayır, bu konuyu da şimdilik açmayalım. O yüzden, hayat güzel, kahvaltı şahane, laylaylom, vs…

Masada görünenler, artı bayağı bir çay toplam 45 TL verdik diye hatırlıyorum. Hatta daha da az olabilir.

 

Godiva’da espresso

Kışın bir gün yine Selçuk’la Nişantaşı’nda gezinirken kahve, hatta sıcak çikolata içelim istedik. Abdi İpekçi’den çıkarken ben “Caffe Nero’yu boşver, sıcak çikolataya orada 7 liraya vereceğine gel Godiva’da 10 lira ver” dedim. Godiva’dakinin fiyatını doğru tahmin edince, Selçuk bana menüyü göstermeden çayı tahmin etmemi istedi, 6 lira dedim, tuttu. Caffe Nero için 7 lira tahminim de tuttu. Böyle saçma bir uzmanlık geliştirdim ama ne işime yarıyor bilemiyorum tabii. Fazla şık, fazla pahalı görünse de kahveyi Godiva’da içmeye değdiğini bilmeme yarıyor. Kahveyi suyu, sütü, çikolatası ile şık tepside picture-perfect ve/veya sömürgeciye yaraşır biçimde getiriyorlar, üstelik kahvesi güzel. Sırıtmayın öyle, sömürgeci derken sizden bahsediyorum. Kahveyi yetiştiren Güney Amerikalılar ne kadar az kazanıyor, kakaoyu yetiştiren Fildişi Sahilleri’nde iç savaş ne durumda, soruyor musunuz?

Diğer şöbeleri de Nişantaşı gibi in cin top mudur bilemem ama ortam değil, kahve veya sıcak çikolata peşindeyseniz, veya ortam sevmiyorsanız, tercih edülebilir. Duble espresso 11 lira.

www.godivatr.com

Balkan’da nohut

Ben de evimin yakınında Balkan Lokantası gibi bir yer olsa zırt pırt orada yerdim tabii. Esnaf lokantası yemeği yiyince tabii ki insana başka yerde yenmez gibi bir his geliyor. Hem güzel hem ucuz. Ben nohut ve cacık aldım mesela, 4 lira tuttu. Selçuk da geldi enginar, bulgur ve birşey daha aldı, onunki 8 lira tuttu. Akşam saatinde bile yeterince seçenek vardı, kuru kuru değildi.