Umut Ocakbaşı’nın sebzeli kebabı

Barış İstanbul’a her geldiğinde Umut Ocakbaşı’na mutlaka gidiyormuş. Selçuk’un da arada ona takıldığını biliyorum. Bu sefer ben de takıldım. Sokağa yayılmışlar, içerideki katlarda müşteri yok ama masalara yetişememekten şikayetçiydiler. Önce soğan piyazları, ezme, maydanoz geldi, rakı istedik. Sonra arada muhabbet ede ede üç saate yayılan bir zaman zarfında toplam üç porsiyon çöp şiş, bir sebzeli kebap ve közde domates biber ısmarladık. Çöp şiş çok çabuk soğuyor ama iyi. Sebzeli kebap ise harikaydı. Barış’ın da belirttiği gibi, yağlarının döküldüğü lavaşla yiyince daha da harika oluyor. Selçuk listeye almamız gerektiğini söylüyor. Bir de ocağın başında da oturmak gerek kışın. (83 YTL)

Van Ahtamar’da kahvaltı

Zeynep beni sabah erken kaldırdı ve Mis Sokağı’nın dibinde, Tarlabaşı’ndaki Van Ahtamar kahvaltı salonuna gidip kahvaltı ettik. Daha önce Aksaray’dakine gittiğim için Van kahvaltısının ne olduğunu öğrenmiştim çok şükür. İkimiz kocaman bir kahvaltı tabağını paylaşıp bitiremedik, en az üçer çay içtik ve 10 lira verdik. İstisnai olmasa da ekmekleri sıcak, çeşidi bol. Zengin kahvaltı için iyi bir yer yani. Ki adını ilk defa duyduğumuz yerel bir iki şeyi denemedik bile.

Taj Mahal’den kuzu korma

Annemin döndüğü gün Selçuk’la ben hem onu görelim hem de iş çıkarmayalım diye evine gidip yakındaki Taj Mahal’den, yemeksepeti.com‘la yemek ısmarladık. Lokantanın kendisinde hiç müşteri görmesem de annemle babam daha önce ısmarlayıp memnun kalmışlardı, biz de denemek istedik. Samosa, kuzu korma, pilav ve nan (ekmek) içeren bir menü bir de badem ve elmalı tavuk istedik. Aslında 3 kişiye az ama çok aç değildik. Yemekler bizim zevkimize göre biraz acı olsa da gayet lezzetli idi. Yemeklerin sosları da kaldı öyle, pilav bitince yiyemedik. Şehrin parmakla sayılan Hint lokantalarından bize yakın olanının güzel çıkması sevindirici tabii. Kardeş lokantası olan The Little Asia’dan daha iyi yani. (28 lira)

Don Pietro’dan deniz mahsüllü (?) pizza

Ufuk’tan ayrı, Ece’den ayrı, Kay’s adlı kafenin açtığı Don Pietro’nun pizzasının çok iyi olduğunu duyduğumuzdan, önünden geçerken telefonunu kaydetmiştik. Selçuk’la Cumartesi akşamı evde otururken ısmarladık. Tabii elimizde menü olmadığından, malzeme koydurarak ton balık ve karidesten ibaret bir deniz mahsüllü pizza yedik. 14 lira idi. Evet iki kişiye yeter boydaydı, hatta bitiremedik ama bayılamadık. Belki ince hamur tercih ettiğimizden. Her halükarda Ufuk’a veya Ece’ye sorup nelisini ısmarlamamız gerektiğini öğrenip bir şans daha vermeli.

Kızılkayalar / Redrocks hamburgeri

Yine çentik atmaca. Mojo çıkışı sabah saat 4 civarında, gereksiz bir şekilde Kızılkayalar’da hamburger yedik. O sarhoş kafayla hatırladığım, Emre’nin “redrocks” demesi, Pars ve Dila’nın yemeyeceğiz deyip ellerine tutuşturduğumuz hamburgerleri götürmeleri ve hamburgerin fazla karabiberli olması. Bir de yine gereksiz yere ayran içmemiz. Hesabı bilemiyorum ama hamburger hala 1 lira olmalı, zam gelse bilirdik.

Düzeltme: 1.25 lira olmuşmuş hamburger.

Pan Cafe’de salatalı sos

Yine Selçuk’un kahvaltısı benim öğle yemeğim olacak, hafif yemek yiyebileceğimiz, dışarıda oturabileceğimiz bir yer ararken Cihangir’de, fazla entel dantel olmasın diye Pan Cafe’ye gittik. Bir yanımızda fransızlar, arkamızda ispanyollar, diğer yanımızda Aylin (kızıl saçlı, çıtkırıldım rockçu?) ve Cem Adrian ile entel dantelden kaçamadık. Yemekler ise hafif değildi. Tulumlu cevizli salata da ton balıklı salata da fazla sosa bulanmış, fazla roka ve fesleğenliydi. Taze fasulyeyi tatlı niyetine yedim. Paçanga böreği de başka ortamda batmazdı belki ama çok yağ çekmişti. Bana su yerine soda getirmeleri de artık bu durumda şaşırtıcı gelmedi. Aylin mercimek köftesi, Cem yaprak sarma yedi sadece. Bir bildikleri mi vardı acaba? Yediklerimizi unutmak için Firuzağa camisinin önünde entel çayı ve entel kahvesi içtik.

Şimdi’de şarap

Hünkar’dan sonra Dila’yla Şimdi’ye gittik. Üç kişiye bir Çankaya istedik. Yine on puan, on puan, şampuan! Soğutulmuş kadeh verdiler, şarap bizi buzda bekledi ve şarabın yanına beyaz leblebi, meyva, cips ve taze ceviz verdiler. Espresso hala 2 lira, su hala bedava, Gül hala orayı teftiş ediyor. Şimdi’yi seviyoruz.

CaffeHane’de patates salatası

Cihangir’deki bol kepçeyi hedeflerken, yeni bir yer deneyelim diye, Selçuk’la Taksim İlk Yardım’dan hemen önce, bahçesi olan CaffeHane adlı mekanı denedik. Bahçesi sakin, yeşil ve bol mumla aydınlatılmıştı. Menüyü görünce hemen bir iki artı puan verdik: karpuz ve peynir, karpuz ve kavun, tatar kahvesi*, vişne soda gibi yenilesi içilesi şeyler vardı. Selçuk’un fettucini alfredo‘su her ne kadar orijinal tarif olmayıp etli, kremalı, sebzeli bir fettucini idiyse de güzeldi. Benim bademli tavuğum ise fikir olarak ilginç olsa da galiba tavuğun dışını bademle birlikte portakal kabuğu ile de kapladıklarından sonuçta tutmayan bir seçim oldu. Ama yanında verdikleri patates salatası hem hafif hem de gayet lezzetli idi. Garsonumuz o gün biraz şaşkın olsa da yine giderim buraya.

* Tatar olduğum halde tatar kahvesi hiç duymamıştım. Kremalı türk kahvesi imiş. Bir ara gidip denemek gerek.

Me Gusta’da tex-mex ayıpları

Emel ve ben, Arzu’yla Cuma akşamı Taksim’de buluşmak üzere anlaştık ve sonuçta Marmara otelinin yanında Arzu’nun arabasını park ettiği otoparkın önünde buluştuk. Arzu o kadar o kadar açtı ki, daha yokuşu çıkarken fazla gitmemeye, hemen Me Gusta’ya oturmaya karar verdik. Herkes dev ekranda maç seyrederken biz ekranın arkasında en köşedeki bir masada tavuk kanadı, jalapenos poppers gibi ayıplar, salata ve tavuklu fajita yedik. Arzu önden gelenlerle doyunca, sevdiği halde fajitamdan almadan kaldı.