Ara Café’de deniz ürünlü salata

Kerem menüden yaz makarnasını kapınca, ben de hafif ve etsiz bir şey yeme isteğimi deniz ürünlü salata söyleyerek giderdim.

Yeşilliklerin üstünde somon ve pişirilmiş kalamar geldi. Aslında salatada karides de vardı, ben istemedim. Somon iyiydi, kalamar esprisiz. Salatayı yağlama ve limonlama görevini bana bırakmışlar. Bu, iyi bir şey mi kötü bir şey mi çözemedim…

Toplam hesap, 2 kola ve 2 kahveyle beraber 45 YTL civarı geldi.

Nizam’da tavuklu pilav

Epeydir gitmiyordum. Bu öğlen, bir anda aklımıza geldi, Özlem’le koşa koşa gittik. Servis hızlı, çeşitler klasik. Gerçi biz tavuklu pilav yiyeceğimize daha yolda karar vermiştik. Öyle de yaptık. Çok değil 2-3 ay önce tavuk-pilav porsiyon daha büyüktü gibi hatırlıyorum. Hoş, büyüktü de ne oldu, asla hepsini bitiremiyordum. Bu sefer bitirebildim. Yani benim açımdan kayıp yok.

2 porsiyon tavuklu pilav + 2 ayran (kutu) 21 YTL.

Yemekli ve meraklı

kopyasi-dsc04384.JPGkopyasi-dsc04387.JPG

Ben Cezayir’e gitmek istiyordum bir süredir. Duymuştum bir yerlerden, menünün oluşmasında Dilara Erbay’ın (ilgiyle takip etmeye çalıştığım aşçılardan biri) büyük payı var diye. Dün akşam için Melik’e dedim “beraber gidelim”. Severim onunla yemek yemeyi. Meraklı, denemekten korkmayanlardan, yemekle ilgili yargısını yemeğin başında değil, sonunda koyanlardandır kendisi. Kabul etti teklifimi, birlikte gittik.

Mekanın binası çok hoş. Restaurant kısmı iddialı dekore edilmiş ama sandalyeler olmamış bana kalırsa. Sanki kitsch yapayım derken göz çıkarmışlar gibi geldi. Bazen çok da fazla zorlamamak gerek diye düşünüyorum.

Menüye bakınca ikimiz de heyecanlandık. Uzun bir “onu mu yesek bunu mu yesek” muhabbetinden sonra, başlangıç olarak tavuk ciğeri pate, közlenmiş kırmızı biberli humus ve babagannuş ve de üzüm pekmezli nohut köftesi, ana yemek olarak da fırında kemiksiz kuzu incik seçtik. Gerçi benim aklım, levrek tartar, somon carpaccio, asma yaprağında hamsi, dönmeyen döner gibi şeylerde de kaldı ama “artık bir dahaki sefere” dedim.

Önden ekmekler, zeytinyağı ve baharat karışımı geldi. Ekmeklerin bir tanesi (galiba üzeri kepek kaplı olandı) sevdiğim gibi, yavan değil, lezzetli. Ama neden sanki ısıtıp getirmemişler? O zaman daha bir başka olur, eminim.

kopyasi-dsc04388.JPG

Ekmeklerin hemen arkasından da başlangıç yemeklerimiz geldi.

kopyasi-dsc04389.JPG

Menüde ciğer pate için antepfıstığı ve viski ile tatlandırılmış yazıyordu. Bilmiyorum bu malzemeler mi işin sırrı ama pate şahane bir şeydi. Yanında fırınlanmış soğanı ve ekmeğiyle gerçekten çok lezzetli bir tabak olmuş. Babagannuş için bu mevsimde lezzetli patlıcan arayıp bulmuşlar, belli. Közlenmiş kırmızıbiberli humus hoş ama çok çok etkileyici değil. Nohut köftesi, içinde hafif kıtır nohutlarla güzel aslında ama o kadar işte, damağı çarpmıyor. Yanında sundukları sos, benim damak zevkime göre biraz fazla tatlı.

Ana yemek bir tane söylemiştik, ikiye bölüp getirdiler. Bu yarım porsiyonluk haliyle bile bir kişiye hayli yetecek miktardaydı.

kopyasi-dsc04399.JPG

İncik, kemiksiz, ve yanında esmer bir sosla (Bu sosun demi-glace sosun bir türevi olduğunu düşünüyorum, belki bordelaise, emin değilim. Bilen biri varsa söylesin, gerçekten merak ediyorum.) servis ediliyor. Et yumuşacık, kıvamında pişmiş, çatalı batırdığınızda dağılıyor, sosu da üzerine oldukça yakışmış. Biz beğendik ama hani “vay be!” demedik. Etin yanında servis edilen, içine az biraz ıspanak kökü eklenmiş, rezene aromalı arpa şehriye pilavı kesinlikle lezzetli, sade ve yaratıcı. Bayağı bir hoşuma gitti.

İki Gusta ve iki kolayla beraber toplam hesap 77 YTL geldi. İncik 24, pate 12, humus+babagannus 8 ve nohut köftesi 8 şeklindeydi.

Tekrar gider miyim? Evet. Pateyi bir kez daha yemeli, aklımda kalanları da denemeliyim.

Gölge kahvede Gölge öncesi

Film öncesi bir şeyler yiyelim diye İstiklal’de sakin bir yer ararken Baran’ın aklına geldi burası. GS lisesini geçtikten sonra Tünel’e doğru sağ kolda, Olivio Geçidi’nde. Öğlen feci kalabalık oluyor ama akşam biz gittiğimizde in cin top oynuyordu. Sakin sakin bir köşeye oturup sohbet ettik. Yemekler geldiğinde o kadar acıkmışız ki saldırdık: Izgara köfte ve tavuklu wrap. İkisi de gayet başarılıydı. Baran ve Müge biraları yuvarladılar. Sonra Elif geldi, mekana bayıldı, hatta bizimkilere özenip o da patates ve bira söyledi. Ben mozaik pasta istedim, bisküvisi az, çikolatası boldu. Hiç fena değil.

Gölge Kahve’de otururken farkettik, gideceğimiz filmin adı da Gölge! İyi şeyler olacağı yanılsamasıyla filme gidip darallar geçirerek geceyi tamamladık. Neymiş, her gölgede huzur bulunmuyormuş.

Hesap 83 gibi bir şey geldi.

Bahçede akşam keyfi

kopyasi-dsc04348.JPG

Limonlu Bahçe’de Zeynep yedi, ben tadına baktım. Somon fileto, yanında ıspanak ve sotelenmiş patates. (orjinalinde patates yerine kereviz püresi vardı, istek üzerine değiştirdiler.) Somon çok azıcık kurumuş ama iyiydi. Zeynep, “keşke nar ekşisinden biraz daha koysalarmış” dedi. Ispanak diri yani ölmemiş, domatesler de öyle ama sotelenirken sanki yağı biraz fazla kaçmış. Patatesleri bilmiyorum.

Birer kadeh de beyaz şarap söyledik. Ben Çankaya, Zeynep Angora. Serin serin iyi geldi.

kopyasi-dsc04351.JPG

Hava tam sevdiğim gibiydi, bahar gelmiş belli. Bahçede oturduk. Limonlu Bahçe’ye gitmeyeli uzun zaman olmuş…

kopyasi-dsc04362.JPG

Çankaya kadeh 9,5, Angora ya 8 ya da 8,5, somon da 15-2o YTL arası bir şey olsa gerek.

Rejans’ta dana stroganoff

Gönül Hocayla uzun zamandır görüşemediğimizden, konuşacak hayli konu biriktiğinden, Cumartesi bir öğlen yemeği yemeye karar verdik. Yer seçimi Gönül Hoca’ya kaldı. Ne güzel bir seçim yapmış hocam sağolsun, ilk kez gittiğim Rejans’a bayıldım.

Hocamın refereleriyle önden borç çorbası, dana stroganoff, dana proşki ve tatlı olarak sirnike. Normalde lahananın olduğu yemekleri çok sevmem. Bir ara zayıflamak üzere fazla içtiğim lahana çorbasının da bunda payı olabilir ancak, borç çorbasını çok beğendim özellikle pancarın rengi ve tadı hakimdi çorbaya, değişik bir lezzetti. Dana stroganoff web sitelerinde gösterilen resimdeki parmak patatesle değil, ıspanak üstü krema ve tel patates ile geldi. Bence yemeği hafifletmek için düşünülmüş güzel bir ayrıntıydı.

Sözlük’e bile konu olan kendi deyimiyle “ortadoğu ve balkanların şişman ve sempatik” garsonu Uğur Bey bize bir porsiyon sirnike ile iki servis açtı. Benim gönlümden de hafif olsun maksatlı o geçiyordu, bir ara dile de getirdim duymuş olabilir. Zira kendisi şirin olduğu kadar, çok zeki de biri. Yalnız sirnikeyi ben çilek reçelli isteyecektim, vişne reçelli geldi, gerçi o da güzeldi. Rus mutfağının tamamı bu yediklerime benziyorsa, bu mutfak tamamdır benim için.
Mekan ağırlıklı olarak ahşap, yüksek tavan insanın içini ferahlatıyor, sarı votkasından (en bilindiği bu galiba sağolsun hocam yakından tetkik edebileyim diye garsondan bir tane getirmesini rica etti) tadamadım ama yüksek bir konsolün üzerinde alameti farikaları gibi sıra sıra dizilmiş, göz doldurmaktaydı.

Hocam Rejans’ın açılışı ve tarihçesi ile ilgili epey bilgi verdi sağolsun, çıkmadan bookletlere ve kitaplara da baktım. Oldukça “meşhur” kişilerin uğrak yeriymiş yazılanlara göre, bir de oturduğum sandalyede Atatürk otururmuş. Bu da benim için güzel bir anektod oldu.

Bu arada Rejans kelimesi Regence, Regency’den gelme kral naipliği, bir başka manası ise zarafet artık siz hangisini kabul ederseniz.

Fiyat itibari ile takılınası bir yer değil ama sarı votka için tekrar gidilesi…

Bizim yediklerimizin tutarına gelince, Hocam sağolsun :)

www.rejansrestaurant.com

Litera, manzaralı ve ekmekli

kopyasi-dsc04338.JPG

Uzun zamandır görüşemediğim üniversiteden arkadaşlarımla buluşup iki laf etmek ve özlem gidermek amacıyla yola çıkmıştım. Olay büyüdü büyüdü ve bizim bölüm hocaları, yeni & eski mezunlar, şu anda okumakta olanlar derken kocaman bir grup yemeği organizasyonu haline dönüştü. Fikir benden çıktığından, yer seçimini de bir şekilde ben yapmak durumunda kaldım. Yer seçim kriterlerim şöyleydi: 1-) Taksim civarlarında olsun 2-) manzarası olsun ama çok pahalı olmasın, 3-) yemekleri güzel ve ortamı düzgün bir yer olsun, 4-) rezervasyon yaptırınca kapora istemesin.

kopyasi-dsc04335.JPG

3-4 faklı yerle konuştum ve en sonunda Litera Teras Restaurant’ta karar kıldım. Şahane bir manzarası var (özellikle yazın daha bir başka oluyor), düzgün bir yer, fiyatları fiks menüde anlaşınca çok abarık değil, yemeği de -beklentilerinizi çok yüksek tutmadığınız sürece- ortalamanın üstünde. Kelimenin tam anlamıyla, bizim için biçilmiş kaftan.

Fiks menüde başlangıç olarak zeytinyağlı tabağı, ana yemek et ya da tavuk, yanına bir kadeh şarap ya da bir şişe bira ve tatlı yerine ortaya meyve tabağı vardı. Aslında bu menüde ara sıcak ve tatlı seçeneği de bulunuyordu ama ben fiyatı ucuzlaştırmak için onları çıkardım. İyi de oldu aslında, herkes mutlu mesut doydu.

Zeytinyağlı tabağındakilerin (taze fasulye, imam bayıldı, biber dolması) hepsinin ayrı ayrı lezzeti yerinde ama “bu mevsimde ne alaka?” şeklindelerdi. Bu mevsimde, bir enginar, sultani bezelye, ne biliyim taze bakla mesela varken patlıcanın, biberin işi ne allah aşkına?

kopyasi-dsc04316.JPG

Ekmek sevdiğimi daha önce söylemiştim, değil mi? Severim, annem bu sevginin anneannemden bana geçtiğini söylüyor… Litera’nın ekmekleri aslında belli ki iyilermiş ama bayatlamışlar, sertleşip lastikleşmişler. Koparmaya çalışırken ekmeklerle ciddi savaş verdim. Ama bayatlıkla olan küçük problemimi bir kenara koyarsam, ekmeklerin lezzetlerinin yerinde olduğunu söyleyebilirim. Ben özellikle fesleğenlisi ve zeytinlisini beğendim. Hele ki fırından kısa süre önce çıkmışını yakalarsam ben bu ekmekleri daha bir severim, biliyorum.

kopyasi-dsc04317.JPG

Ana yemekte tavuk ya da et şeklinde iki seçenek vardı, anlaşmamıza göre. Ama zeytinyağlı tabağını hızlıca toplayan garsonumuz, yine aynı hızla önümüze tavukları dayadı. Kırmızı et sevenler de galiba “aman olsun” diyerek tavuğa razı oldu. Ben tabii bir kızdım, “neden sorulmuyor ki?” dedim içimden. Ne yani? Zorla insanlara tavuğu dayamak neden? Ama o sırada Arzu ile tatlı tatlı muhabbet ediyorduk, çok takılamadım. Sonradan, yanımda oturan bir hocam “ben tavuk yiyemiyorum, kırmızı eti tercih ederim.” diyince garsonu çağırdım, derdimi anlattım, çok fazla itiraz etmeden kırmızı eti getirdiler. Tabii o zamana kadar, herkes paşa paşa tavuğunu yemişti, ben dahil.

kopyasi-dsc04322.JPG

Tavuk, tavuktu işte. Göğüs ızgara ne kadar olabilirse, o kadar. Kuruya kaçmış, bana göre tatsız, gereksiz bir şeydi. Fakat tavuğun yanındaki az beşamelli sebze garnitürü ilginç bir şekilde hoşuma gitti. Ben kendimi beşamel sos sevmem diye bilirdim bu zamana kadar. Meğer, olay o değilmiş. Ben çok miktarda beşamel bulamacı sevmiyormuşum. Bu sos, diricene pişirilmiş sebzelerin üstünde azıcık olunca pek de güzel olabiliyormuş.

Yukarıda saydığım fiks menü kişi başı 35 YTL.- bence eder.

Litera, muhteşem bir yemek beklentiniz yoksa, hoş, arada bir gidilesi, etkileyici manzaralı ve hatta bazılarına göre romantik sayılabilecek bir mekan…bana göre biraz “az samimi” olsa da.

kopyasi-dsc04328.JPG

Küçük takıntılar ve Van otlu peyniri

Bir pazar günü öğleden sonrası, yağmurlu bir havada, Taksim’de, bol bol gevezelik edip, bir şeyler yiyip, kalabalıktan kaçıp rahat edebileceğimiz aklıma gelen ilk mekandı Urban. Zeynep daha girer girmez sevdiğine dair işaretler verdiğine ve de güzel vakit geçirdiğimize göre kesinlikle doğru karardı.

urban4.JPG

urban5.JPGurban7.JPG

urban6.JPG

Galiba hava efkarlı diye öylesine içimizden geldi ve yemekten önce bir kadeh içki içtik. Ben martini, o cin tonik. “Martini “kokteyl” olan, değil mi?” diye sordum, “evet” dediler. Sonra garson gelip vermutun içine ne koymalarını istediğimi sordu. “Cin iyi olur” dedim. Azıcık cini vermutun içine damlatıp, 2-3 tane buz ve bir dilim limon koyup getirdiler. Şaka gibiydi ama halimden ve orada olmaktan o kadar memnundum ki takmadım. İçkiler bitince, Akdeniz salata, Akdeniz pizza ve Van otlu peynirli tost söyledik, bir de iki kola. Ben siparişi verirken, “tostta jambon olmasın; kola bardakta olmasın; kola için gelen ayrı bardakta buz olmasın, sadece limon olsun” dedim; Zeynep “benim kolam buzlu ama limonsuz olsun” dedi. Sonra da, ” genelde kadınlar sipariş verirken bu tür detayları söylerken, erkekler menüde ne yazıyorsa o şekilde sipariş veriyorlar, kola bardağının içinde ne olsun/olmasın gibi gereksiz detaylara takılmıyorlar ve geleni kabul ediyorlar” diye ekledi. Bilmiyorum, belki de…

urban3.JPG

urban2.JPG

urban1.JPG

Daha önce Ege ve Eren’in yazdığı gibi, yemekler düzgün, porsiyonlar doyurucu, fiyatlar makul. Pizza, Zeynep’in tanımlamasıyla, insan boyutlarında, yani bir kişinin zorlanmadan yiyip doyabileceği boyutlarda. Lezzeti yerinde, ince hamurlu ama hani taş fırında pişenler gibi değil. Salata kocaman ve özenli, yeşillikleri taze ama peyniri yunan fetası gibiydi (yani bana göre kuru ve tuzlu). Tost, bildiğimiz kaşarlı tostun içine azcık ot koymuşlar gibiydi. Bilemedim aslında. Van otlu peynirini sanki daha başka, biraz daha keskin bir tada sahip diye hatırlıyorum. Belki de ısıtınca böyle oluyor. Güvendiğim bir yerden alıp evde denemem lazım. Ama tost olarak fikir güzel, onu sevdim. Hele bir de tostun içine azcık kurutulmuş domates ve taze roka konursa, ekmek tost ekmeği değil de ince dilimlenmiş tok bir köy ekmeği olursa ve ekmeğin içine biraz hardal veya muhammara sürülürse, sanki sonuç şahane olurmuş gibi geliyor bana… ama işte denemek lazım.

İçkiler 10 ar, tost 5, pizza galiba 12, salata galiba 10, kolalarla birlikte toplam hesap 54 YTL.

Servis çok iyi, ortam güzel, pahalı değil, rahat… Urban benim için tekrar tekrar gidilesi bir yer.

İmroz’da en güzel “muhabbet” olur…

Yazıyı yazmadan düşünmeye başladım nasıl bir başlık atmalı hangi enfes mezeden bahsetmeli diye… Ancak vardığım sonuç şu ki; “Meyhanede şarkı söylemek katiyyen memnudur” duvardaki tabelada yazan laftan sonra, İmroz’da en güzel şeyin muhabbet olduğuna karar verdim.

Cuma akşamı Erkan’ın Ankara’dan gelmesi ve Nesli’yle uzun zamandan beri görüşemiyor oluşumuz şerefine 6 kişi İmroz’a konuçlandık. Eren’in de daha önceden belirttiği gibi enfes mezelerden bir büyük tepsi geldi ve seçmek zorunda kaldık. Patlıcan salata, haydari, börülce, kavun, b. peynir, göbek salata, yaprak ciğer, kalamar, güveç karides, meyve tabağı, incir tatlısı, 2 büyük yeni rakı, 5 adet bira ve kahveler… Hepsi ziyadesiyle güzeldi. Özellikle incir tatlısı üzerindeki krema beni baya şaşırttı, çok hafifti. Gecenin başında ben ve Nesli Seval’in önerisiyle, Mescitteki Refik diye tutturduysak da çok memnun kaldığımızı belirtmeliyim.

Tabii mekana damgamızı vurmadan dönmeyiz. Hakan’ın bir hayli uzun süren hapşırık krizi, tuvalet önündeki teyzemiz geceye damgasını vurdu. Diğer masalar da en az bizim kadar eğlenmiştir eminim.

6+2 kişi (Kendileri pek yedi içti sayılmaz, daha çok muhabbete dahil oldular.) 276-YTL.

Urban’da beğendili piliç sote

Yok, aslında ben yine ravioli yedim. Ama artık yazmaya utanıyorum. Son dönemde ne zaman dışarda yesem tercihim ya ravioli oluyor, ya makarna, ya mantı… Bi nevi: Ege’nin hamur dönemi.

Dün akşam konuşulacak meseleler o kadar fazlaydı ki çok uzağa gidemedik, Urban’a çöküverdik Müge’mle. O, beğendili piliç sote yedi, ben -yine- domates ve pesto soslu ravioli yedim. Sunum, ebat ve muhteviyat gayet başarılıydı. Piliçler ziyadesiyle iştah açıcı görünüyordu, beğendi tatmin edici yoğunluktaydı, zaten Müge de tabağını silip süpürdü. Benim ravioli -5 taneden fazla olmakla kalmayıp- kalanına ekmek banılası, bol domatesli bir sosla geldi. Üstüne de elma dilim patates istedik – ama bu tamamen bizim hayvanlığımızdan, yoksa insan olan yediklerimizle doyardı.

Bütün bunlar + 5 kadeh kırmızı şarap 60 YTL tuttu galiba. Hesap muhabbetin arasında kaynamış, ikimiz de net hatırlamıyoruz.

Urban uzun süre sadece bar gibi algıladığım, son dönemde yemek olayına girip pişman olmadığım hoş bir yer. Bir nevi expat/erasmus cenneti. Her masada farklı bir dil konuşuluyor, very nice!