Vogue’da balbademli parfe

Laden’in parfeyi ısmarlamış olması bahanesiyle Vogue’un güzelliğinden bahsedebilirim. Haftaiçi akşam boş, rahat rahat güzel manzaraya karşı oturduk, kibar kibar içki servisi yaptılar, rahat rahat konuştuk. Daha civcivli yerler vardı muhtemelen bizim akletmediğimiz ama oturduğumuz anda unuttuk. İstanbul ancak böyle away from the maddening crowds çekilir. Başka yerde votka-red bull’a 25 lira verip, karşılığında salak suratsız servis ve itiş kakış ve gürültülü manasız müzik almak var ya da eşşiz manzaralı, sakin bir terasta, düzgün içki ve harika servis almak var. Ay durun, The Doors Group’u fazla övdüm, hemen yayınlamayayım.

Bolu Et Lokantası’nda ıspanak

Ben kahvaltı ettikten bir, bilemediniz bir buçuk saat sonra gittiğimiz için sadece yoğurtlu ıspanak yedim. Selçuk’sa kadınbudu köfte ve makarna. Makarnası yağlı değildi, üstelik daha saat 12 olduğu için de kurumamış, bana göre değil yani! İki de suyla 7 lira. Zeytinyağlı enginarda, kabak yemeğinde, taze fasulyede gözüm kaldı. Etlere bakmadım bile.

Beşiktaş Balıkçısı’nda çinekop

Beşiktaş BalıkçısıMeyve sebze alışverişi de yapacağız diye Beşiktaş’a indik ve çarşıdaki balıkçılardan seçe şeçe bunu seçtik. Öğlen saatinde bu dopdoluydu, hemen yanında birkaç ay önce açılmış olan Babalık adındaki yer bomboştu. İş arkadaşlarıyla beraber öğle yemeğini yiyen de vardı, demlenen de. Ama gürültüydü ve bu durum Teyze’nin hiç hoşuna gitmedi. Zaten evde yemek dururken dışarıda yemek fikri hiç hoşuna gitmedi ama iki haftadan sonra dışarıda yiyeceğimiz için Selçuk ve ben pek bir heyecanlıydık! İki hafta! Önce salata aldık ortaya sonra da birer balık: Hamsi ızgara, çinekop ızgara, istavrit tava. Çinekopuma laf ettirmem ama Selçuk’un istavriti en güzeliydi. Hele onun yemediği kafalar çıtır çıtırdı. Birer de kahve içip kaçtık. (40 lira)

Ahtapot’ta lüfer

Emre lüfer ve palamudun bolluğundan, hamsinin azlığından bahsedince, akşam balık yemek farz oldu ve Beşiktaş’a gittik. Diğerlerinde yer olmadığından veya çarşı muhabbeti koyu göründüğünden, Ahtapot’ta oturduk. Bir çinekop, bir lüfer, midye tava, salata ve su. Garson anladı sadece yiyip gitme derdinde olduğumuzu. Ama servis o kadar yavaştı ki mümkün olmadı. Hatta balıkları yerken, kalamar görünce ısmarladık ve o kadar bekledik ki pişman olduk. Değmedi de zaten. İspanya’dan gelen donuklarından yapmışlar, fazla da yağlı olmuş. Hala İstanbul’da harika kalamar tava yapan neresi var bilmiyorum. Yanında bir bira ile, sadece kalamar tava yemeye gitmeye değecek bir yer biliyor musunuz? Lüfer ise bence İstanbul’luların gereksiz abarttığı bir balık. Yan masadaki adam, misafiri David’e lüferin balıkların kralı olduğunu anlatıyordu. Bence çinekop hali de, sarı kanat hali de lüferden halinden çok daha lezzetli.

Bir an listeye almayı bile düşündüm Ahtapot’u, efendi efendi balık yenebilen rakı içilebilen ortalama bir yer diye ama hem servisin yavaşlığı, hem sigara dumanı hem de 46 lira hesap (lüfer 16 lira, yuuh!) vazgeçirdi.

Ali Baba’da yanık künefe

Öyle bir akşamdan kalmaydım ki ancak öğleden sonra beşte uyandım. Ayaklanıp birşey yemek için Beşiktaş’a vardığımızda iftar saatine denk geldi. Hele Pazar günü, büyük hata! Ali Baba İskender Kebapçısı’na bir girdik ki okul kafeteryası gibi. Tüm masalar tıklım tıklım dolu, sokağa bile taşmışlar. Önce isteyene çorba, salata ve ardından iskender veriyorlar. İskender istememek mümkün ama seri üretim halini aksatıyor haliyle. O kadar ki, 15 dakika sonra gelip bizim masamıza oturan iki kızın iskenderleri daha önce geliyor. Selçuk’a 1.5 iskender, bana domatesli kebap. Zayıf, zayıf, çok zayıf. Hadi bir türlü temiz servis alamamak, garsonların kan şekeri düşük olduğu için diyelim. Ama iskenderin eti lastik, pidesi suda ıslanmış, sosu sosislininki gibi. Künefe için de büyük hayaller kurmamıştık ama yanlarının simsiyah yanması falso idi. Altından kalkabileceklerinden fazlasına hırs etmişler iftar için. Hele içli köfte gibi şeylerin hayalini kurarak gittiğim için üzücü oldu. 37,5 liraya da ucuza doymuş olmadık.

Çiçek Köfte’de sucuk döneri

Bursa’nın pideli köfte diye bir yemeği var. İskender gibi, pidenin üstüne döner yerine küçük köfteler ve sos konarak yapılıyor. Çeşme’den dönen ve ilk iş buna aşeren Selçuk beni uyandırıp Beşiktaş çarşısının girişindeki Bursa Çiçek Köftecisi’ne sürükledi. O pideli köfte yedi, ben de porsiyon sucuk döneri ve çoban salata yedim. O nar şırası içti, ben Eker ayranı. Bir süre önceki sucuk çılgınlığından hiç nasiplenmemiştim, şimdi nasiplendim, başım göğe erdi. Aslında sucuk sevmediğim için, bunu da fazla baharatlı bulduğum için çok çok mutlu olmadım. Ama tam yiyip bitirdikten sonra biri kaşarlı sucuk dürüm ısmarladı. Hmm, bakın o güzel bir icat olabilir. (20 lira)

Öğlen Bolu Et Lokantası

Şule’yle buluşup Kabataş’tan Üsküdar’a doğrudan takayla geçmektense Beşiktaş’a gittik, Bolu Et Lokantası’nda yedik. İlk defa herkesin öğle yemeğine çıktığı saate denk geldim. Kalabalıktı: tüm masalar, masalardaki tüm sandalyeler doluydu. Biz yemek seçene kadar bize iki kişilik bir masa ayarladılar, bağyanız ya! Kuzu etli güveç, zeytinyağlı taze fasulye, kadınbudu köfte, püre ve iç pilav yedik. 12,5 YTL hesap geldi. Burası sıcak yemek açısından Kanaat’ten daha iyi gibi geliyor bana, o kadar yağlı da değil. Şımarıp bütün sokağa yayılmamış, fabrikalaşmamış olmaları da hoşuma gidiyor.