Makaragroup mekanı Fishpoint / Beerpoint

Beşiktaş sahilinde gezerken kalabalıktan bir an önce kaçıp yemek yemek isteği ile bulunmuş, manzarası güzel, herkesin kendi halinde sohbet edip yemek yediği bir yer. Yakınındaki birçok yerin “tıklım tıklım oturmak için sıraya girin” durumunun aksine Beerpoint’ın yarısının boş olması çok da güzeldi…

mekanın her biri başka bir grubu cezbedecek dört bölümü var:

  • girişin yanlarından dışarıdaki bölüm ayak üstü tahta masa sandalyelerde oturmaya razı gençlere
  • kapalı mekana girer girmez dev ekranlı bölüm maç izleyenlere
  • üst kat açık havada dj eşliğinde hit pop şarkılar eşliğinde manzaranın keyfini çıkarmak isteyenlere
  • en üst kat beyaz örtüleriyle rakı balık sofrasının kurulduğu ağır abilere.

Yemeklere gelince: beş peynirli ravioli güzel, sulu sulu değildi. peynir dağılımı başarılıydı. Porsiyonu da nasıl ayarladılarsa, tam yetecek kadardı.

Waldorf salata da resimden de görüleceği gibi gayet tatminkardı.

fishpoint

Yaz akşamlarında havanın biraz serinlediği saatlerde çok keyifli bir mekan

ravioli + waldorf + bira + soda = 45 ytl

http://makaragroup.com.tr/

Karadeniz Döneri ve Mario Bros

game_watch

Benim bilgisayar oyunları ile ilişkim bu oyundan ibaret.  Mario ve Luigi şişe kasalarını doldurur, kamyona yüklerler, düşürür kırarlarsa fırça işitirler, her kamyon gidişinde yere oturup yarım dakika soluklanabilirlerse soluklanabilirler. Yavaş başlayan oyun sonuna doğru çıldırır, iki kişi yetişemez oynamaya. Çocukken çok oynadığımız bu oyunu Birol  bir yerden bulup bize hediye etti, arada evde bulunca oynuyorum.

Cumartesi günü Selçuk’la Beşiktaş’taki Karadeniz Pide Döner ve Lahmacun Salonu’nda döner yedik. Sokak katında döner dönüyor, pideler pişiyor, insanlar ayak üstü pide arası dönerlerini yiyor. İki katı daha var, “aile salonları.” Garsonlar pilav üstü istenince pilavı tabağa koyuyor, aşağı inip döneri istiyor, çıkarken hesap ve ayran ve pide getiyor, bir diğeri çıkıyor pilav üstüne konmuş döneri getiriyor, boş tabak götürüyor. Durmuyorlar. Ancak bir dakikaları oldu, bizimle aşağı yukarı aynı anda gelen tüm masaların dertlerini hallettiklerinde, Mario ve Luigi gibi soluklanabildikleri. Artun Ünsal’dan öğreniyoruz ki zaten orada bilfiil çalışan sahipleri, Karadenizli kardeşlermiş.

Buranın dönerinin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya gerek yok. Kalabalıktan anlaşılıyor zaten. Porsiyonu 10 lira ama tadı da öyle. Pide de, ayran da, salata da, tam. Tam derken tam yağlı da olduğunu belirtmek ayıp ama öyle.

Son bir-iki yıldır arkadaşlarımla, ailemle memleket ahvali hakkında, bir kitapta imla eksikliğinden, bir toplantıda organizasyonsuzluktan, bir dönercide ayranın sulu olmasından bitch ettiğimizde, hep birşeyi daha iyi yapmanın bir rekabet avantajı getirmediğini, marginal benefit olarak algılanmadığını, nihayetinde mükemmeliyetçiliğin ticari getirisi değil götürüsü olduğunu konuşup, ah çekip oturuyorduk. Şimdi görüyoruz ki varmış. Her yer sapır sapır dökülürken bu dönerci de, adam başı 60-70 lirayı hem de hakkıyla çakabileceği halde çakmayan Karaköy lokantası da müşteriye yetişemiyor. Helal!

Don Pietro ve yeni pizzacılar

Don Pietro’dan telefonla menü görmeden üç pizza istedik, 55 lira verdik. Önce pahalı geldi ama pizzayla getirdikleri menüye bakınca anladık ki 27 lirası Piggy cinsi içinmiş. Piggy dediklerin bacon ve domuz füme ve pepperoni ve domuz birşeysi daha var. Hafiften görmemiş pizzası yani. Ve fakat Don Pietro’nun başarısında bence fiyat politikasının da rolü var. İsteyene 11 liraya margarita da var, 27 liraya piggy de var. Yesek’te fiyatla ilgili tespitlerimiz genelde “oha çok pahalı”nın ötesine geçmiyor biliyorum ama yine de bir mühendisle bir ekonomistin çözemediği fiyat politikası bilmecesini sizler çözersiniz gibi geliyor.

Pizza demişken, iki yeni pizzacı denedim son bir ay içinde. İkisini de hem yeni oldukları için hem de harika olmadıkları için yazmadım. Biri Beşiktaş’ta, daha doğrusu Çırağan mahallesinde, ühü, ühü, Çırahan Pastanesinin yerine, ühü ühü, açılan Upper Crust adlı Boston’daki bir zincirin şubesi. Kocaman pizzaları var, fena değil tadları. İki masadan ibaret ve esasen paket servise çalışıyorlar. Diğeri Gayrettepe’de Zon’un yerine açılan Brooklyn Pizza. Havası çok Brooklyn, sabahları bagel varmış falan eyvallah ama hamuru pek Brooklyn usulü değil. Hayalkırıklığı yaşamayın sonra. İkisinin ortak noktası dilimle pizza satmaları. 3,5 – 4,5 lira arasında. Pideye, dönere, hamburgere alternatif olur mu göreceğiz. İkisini de bir daha teftiş etmek istiyorum çünkü ne bileyim, sevdim, tutsunlar, iş yapsınlar istiyorum.

www.uppercrustturkiye.com

www.brklynpizza.com

Spice Market ya da Kral Çıplak II

Sevgili Jean-Georges Bey,

Biliyorum İstanbul’da açtığınız Spice Market hiçbir zaman umrunuzda olmadı. Anlaşma gereği açtınız, geldiniz, bir mutfak kurmak için üç gün kaldınız, muhtemelen PR’cı fişteklemesiyle Mısır Çarşısı’nda çok ilgileniyormuş gibi iki poz verdiniz gittiniz. Yemedik. Ayda bir, dünyanın bir köşesinde yeni lokanta açmanın benim anlamadığım bir yeni dünya düzeninin parçası olduğunu biliyorum ama uluslararası zincirin parçası da olsa İstanbul’daki Spice Market’ın açıldıktan bir yıl sonraki hali bence başarısızlıktır. Bu ülkede “kral çıplak” diyebilen pek yoktur, dolayısıyla ben size bir iyilik yapayım diye düşündüm.

Neden başarısız olduğunu düşündüğümü, zamanınız hep kısıtlı, hep kısıtlı ya, geçen Perşembe günkü deneyimimle hızla anlatayım. Otelin giriş, bar ve restoranının dekorasyonu, siyah tülleri, rüküş duvar kağıtları, pırıltıları çok rahatsız bir ortam bence. Bir önyargı ile oturdum masaya, kabul ediyorum. Ama fine-dining deyince, hadi bir zorlama ile örtü olmamasını da anladım diyelim, masaların kafe masası boyunda olmasını, menüyü okuyabilmek için mumu yaklaştırmak gerekmesini beklemiyordum doğrusu. Öyle loş, romantik bir ortamda alttaki bardan gelen müzik de kafa şişirince herkes fısır fısır değil, bağıra bağıra konuşmak zorunda kalmasında bir gariplik sezdim ama belki ben anlamıyorum. Ayrıca, en pahalı şarapları içmedik ama içenler, bırakın üzüm cinsine göre olmasını, en azından bir beyaz-kırmızı ayrımı görmek istemezler mi kadehlerde?

Yemekleri nasıl bulduğumu da merak edersiniz diye tahmin ediyorum ya da temenni ediyorum. Sizin gibi Asya’da sokaklarda gezip sokak satıcılarından yemek yemediysem de, bizim alt sokaktaki Taj Mahal adlı Hint lokantasından arada sırada köriler ısmarlıyorum. O ısmarladıklarımla Perşembe günü yediğim kırmızı körili ördek arasındaki en kayda değer fark o körilerin daha yağlı olması. Üstelik ne  annem hatırlatana kadar etin ördek eti olduğunu hatırladım, ne de menüde ananas sambal yazıyordu, sambal körinin neresindeydi onu anladım. Dülger, yani “buğulama dülger, havuç konfit , kuskus ve limon püresi” ise yerken yavanlığı  ile bana Ratatouille’daki şef Gusteau’nun lafını hatırlattı: “Herkes yemek yapabilir.”

Annemle girls night out olsun istemiştik. Binde bir güzel bir akşam yemeği. Spice Market’in eşref saati gelinceye kadar bir yıl geçivermiş. Ceyda gittiğinde, yazın terasında oturduğunda henüz yeniliğini kaybetmemiş. Ama İstanbul’da restoran piyasası gariptir. Ya vur-kaç stratejisi işler, mekanlar yeniyken sıkı iş yapar ya da uzun vadede oturur ve tutar. Belki size ilk modeli tavsiye etmişlerdir bilemem. Sümüklü turistlere terk edilmiş olmasından belli ki İstanbullu bayılmamış Spice Market’a. Kriz de vurunca… garsonun fiş vermeyi unutuvermesinin, gerçekten dalgınlık olduğuna inanmak istiyorum ama zorlanıyorum.

Biz bir şişe Chardonnay devirdik annemle, kafaları bulduk, güzel güzel muhabbet ettik. Bizim açımızdan dert değil. Üstelik biz verdik 165 lira, geçen gün Selçuk Despina’da iki kişiye vermiş 120 lira. Dolayısıyla pahalı olmasından falan dem vurmayacağım. Sonra işler iyi gitmiyor dersiniz, otelle papaz olursunuz, “ben demiştim” diyeyim istedim.

Saygılarımla,

Eren

Tandoori’de gulab jamun

Hadi Emin’i kırmayayım, Çin / Hint / Japon kategorisine bir de Tay ekleyeyim. Üç Tay lokantasına ne kategorisi diyeceğim ama Hint lokantalarının durumu da pek parlak değil.

Tandoori’ye yedi sekiz yıl önce gittiğimde çok iç karartıcı bulmuştum. Basık, karanlık ve boş. Müziği ve dekoruyla bir etniklik ve estetiksizlik ittiriyor. Bu sefer gittiğimde değişmemişti, hatta yine iç karartıcı buldum ama zevksiz bir deneyim değildi. Kanaatkarlıkları hoşuma gitti herhalde.

Yemekler de gayet iyiydi. Biraz yağlı, bol acılı, miktarı azca ama lezzetli. Hiç Türkleştirmeye de çalışmamışlar. Lamb palak yani ıspanaklı kuzunun eti yumuşak, ıspanağı tazeydi mesela. Tavuk tikka masala da, kuzu tikka da iyiydi. İki pilavı, özellikle safranlısını da sevdik. Tatlı olarak yediğimiz rasgulla, şerbetli iki adet peynir topu, gulab jamun ise aynılarının kızarmışıydı.  Yok hayır, uyduruyorum, gulab jamun, vaktiyle de değindiğim üzre manda sütünden yapılıyor. Buradakini süt tozundan yapıyorlarmış. Çok bayılmadım ama iyisinin güzel birşey olduğuna inancımı kaybetmedim.

Bu arada, 18 yıldır açıkmış burası.

3 kişi 120 lira.

www.tandooriistanbul.com

Beşiktaş Çarşı Turgut’ta Rakı ve Yanındakiler

Geçen hafta cuma akşamı 10 kişi Beşiktaş Çarşı’da rakı içip birşeyler yemeye karar verdik.  Ben ikisini de bilmiyordum ama Ahtapot mu Turgut mu derken çok da kalabalık değiliz diye Turgut’a karar verildi.

10 kişi biraz dar ve cuma akşamı tıklım tıklım dolu olam müesseseye sıkışaraktan yerleştik.  Ortam serin, atmosfer sıcak, mezeler ise ortalama idi.  Ahtapot taze değildi ama o kadar rakı ve meze üstüne artık porsiyon balık fazla geleceğinden yerine gelen çerez hamsi tava çok güzeldi.

Muhabbetin derinliğinden zaman zaman aksayan servisi farketmedik bile. 20:30’da girdik, 00:30’da çıktık.  Son anda gelen fırında helva ya çok güzeldi ya da hesabı şaşan dubleler yüzünden bana öyle geldi.

Yan masanıza baca gibi sigara içen birileri düşmezse daha iyi olur ama meyhane ortamı olarak Yakup’a iyi alternatif, Refik’ten bence iyi.

Hesabı şaşan dubleler unutturmuştu, sonradan baktım.  Adam başı 50 lira.

Bonus: Yan masalarda iki rakı sonrası yumuşayıp ağır ağır şarkı söyleyen abiler.

Vogue’da sucuklu yumurta

Herkesten daha geç gittiğim için bir sucuklu yumurta, bir simit, birer ikişer domates, hıyar, zeytin, üç tadımlık tatlı ve kahve tüketebildim ancak. Tabii ki sucuk güzel, simit minicik sandviççik, domates kiraz, hıyar Çengelköy, zeytin hayalimdeki yeşilden, excuse me. Tatlılar ise zeytinyağıyla yapılmış minicik bir mekik, bir küçük kare milföylü elmalı tart, bir shot bardağı içinde çikolatalı, sıcaktan erimiş sıvılaşmış bir tatlı. Bu anlattıklarımdan gayrı reçelleer, peynirleer, simitleer, poğaçacıklaar, börekleer, greyfurt sularıı, portakal sulaarıı, çilekli pancake‘leer, benedict‘i ayrı, omleti ayrı, menemeni ayrı farklı yumurtalaar içeren Pazar sabahı brunch adam başı 49 lira. Tam istediğim gibi filtre kahve, muhabbet ve İstanbul’da kalabalık olmayan mekan, paha biçilemez.

Sıdıka’da asma yaprağında sardalya

Fransız ecnebilerine kıl oluyorum. Diğer ecnebilere de kıl oluyorum aslında. Turistlerine değil, burada biraz zaman geçirenlerine. Senin daha duymadığın bir yerin müdavimi olmuş oluyorlar. Bir de etraflarında mutlaka gönüllü mihmandarlar oluyor. Ecnebi soruyor, onlar anlatıyor. Üstelik ya zamanları, ya halleri ya da hem zamanları hem halleri var ve geziyorlar, hatta yazıyorlar. Dumielauxepices mesela. Onunki de bakıp, kıl olup, okumadan scroll ettiğim blog‘lardan biri.

Şair Nedim’deki leş bir biracının yerine açılan Sıdıka’da da vardı böyleleri. Hadi ben önünden geçtim, facebook’ta dıdısının dıdısının bir yorumu vesilesiyle falan gördüm diyelim. O ecnebilerin ne açıklaması var? Gerçi söyleyeyim: Sıdıka, sahibesinin adı. Frankofon ve frankofil. Zaten neredeyse 6 ay olmuş açılalı.

Hem meyhane, hem cafe, hem ev yemekleri yeri burası ama yamama olmamış, çok güzel içiçe geçmiş üçünün havası. Cafe  bistro meze restoranı diye tarif etmişler kendileri. Et yemekleri, zeytinyağlılar, makarnalar falan da var da esas tam hayalini kurduğumuz türden orijinal mezeler var: fazla dereotlu fava, fıstıklı peynir mezesi, balık salatası dedikleri soslu bir soğuk balık, o gün ellerinde olmayan marul sarma gibi şeyler. Bir iki birşey daha vardı. Antep fıstıklı peynir mezesi, ekmeğe-sür-sür-ye türü lezzetli birşeydi. Kalamar tava, donuk İspanyol malı değildi. Hatta biraz sert olmasına rağmen bütün olarak kızarttıkları ve biraz kalamar tadı alınabilir olduğu için ikinci bir sefer ısmarladık. İki kocaman yeşil salata bitirdik. Hatta Sıdıka’ya yardım eden arkadaşı ikinci salatayı getirirken mütereddit, “Sizin masaya salata dediler ama?” dedi. Ardından ilk bomba: asma yaprağında sardalya. Orijinal birşey olmasa da az bulunur birşeydir, böyle lezzetlisi ise neredeyse hiç bulunmaz birşey. İkinci bomba ise tatlıda: Hem rakı-balık ardından espresso içmek gibi bir nimet var burada, hem de frankofil nimeti incecik çikolatalı tart.

Yemeklerin güzelliği bir yana, genel tavırları hoşuma gitti. Oturduğumuz gibi su isteyince efendi gibi büyük su verdiler. Sıdıka hanım ve arkadaşları servis yapıyor ama ne havalara girmişler, ne vıcık vıcık sempatiklik yapıyorlar ne de amatörce şeyler yapıyorlar. O yok, bu yok dedi Sıdıka hanım ama haftaya tatile gidiyoruz diye de ekledi. Güzel caz da çalıyor. Bu, gazeteye teşrifat haberi olsa “Caz çalınan meyhane” yazardım. Olur yani burası, olur.

Selçuk’a bira, Giray’a su, ağır ablaya tek rakı. 3 kişi, 122 lira

www.sidika.com.tr

Spice Market: gülümseten bir deneyim

Spice Market, Jean-Georges Vongerichten isimli dünya çapında ünlü bir aşçının füzyon mutfağı üzerine hizmet veren lokantalar zincirinin ismi. Bu zincirin bir kolu da geçen aylarda, İstanbul’da, W Hotel’in içinde açıldı. Ben de, dün akşam bu lokantanın teras bölümünde yemek yeme fırsatı buldum.

Dekorasyon, W Hotel’in aşırı süslü tarzına uygun ama o kadar abartılı değil (en azından teras kısmı değildi). Yemek, yine bu stilin devamı olarak, tabii ki loş ışıkta ve kaliteli bir servis eşliğinde yeniyor.

Menü, garsonumuzun dediğine göre, dünyadaki diğer Spice Market’ ların biraz daha hafifletilmiş haliymiş. Yemeklerde mümkün olduğunca yerel malzeme kullanılmaya çalışılmış ve belli ki Türk damak tadına çok ters olmayan bir şeyler yakalanması amaçlanmış. Yine de, burada olay füzyon mutfağı olduğundan, tabii ki yabancı malzemeler ve teknikler, farklı farklı noktalarda her yemek çeşidinin içine dahil edilmiş. Yediğiniz her lokma hem tanıdık hem değil, birçoğu şaşırtıcı ve bir o kadar da lezzetli. Lokantanın ismi Spice Market (baharat pazarı) olduğundan, tahmin edersiniz ki, baharatların binbir çeşidi her tabakta varlığını belirgin bir şekilde hissettiriyor. Porsiyonlar ne büyük ne küçük, bir başlangıç bir de ana yemekle doyuyorsunuz yani, merak etmeyin.

Biz önden Vietnam usulü spring roll,

kopyasi-spice-market-290708-005.jpg

sarmısaklı yoğurt ve acı biber soslu, içine közlenmiş patlıcan doldurulmuş tortellini

kopyasi-spice-market-290708-002.jpg

ve bezelye çorbası ısmarladık.

kopyasi-spice-market-290708-007.jpg

Spring roll, etli bir içle sarılmış ve kızartılmış olarak, yanında hafif tatlımsı biber sosuyla sunuldu. Garsonumuz, marula sarıp yememizi tavsiye etti. Biz de öyle yaptık. Lezzetli, çıtır çıtır, ağırcana bir börek bu. Marula sarıp yemek hoş oluyor hakikaten ama öyle abartılacak başka da bir esprisi yok. Patlıcanlı tortellini, sarmısaklı yoğurtla güzel bir ikili olmuş. Üzerindeki limon rendesi ve otlar hoşluk katmış ama ne var ki yemekteki aşırı tuz çok fena. Bezelye çorbası, bizdeki bilindik çorbalar gibi sulu değil, daha yoğun, sanki hafif sulu sebze püresi gibi. İçindeki bezelye taneleri, üzerindeki turplar ve otlarla ve hafif ekşimsi tadıyla bence lezzetli.

Ana yemeğe sıra gelince, biz fırında lagos seçtik. Yanına da zencefilli kızartılmış pilav söyledik.

kopyasi-spice-market-290708-011.jpg

Lagos, yeşil chili biber sos üzerinde, kılçıksız, pişirilirken kurutulmamış ve dehşet lezzetli tek bir parça halinde geldi. Eğer balık seviyorsanız, rahatlıkla söyleyebilirim ki bu yemeği tattığınız ilk andan itibaren gülümsemeye başlayacaksınız. Bana kalırsa, gecenin en güzel yemeğiydi.

kopyasi-spice-market-290708-009.jpg

Zencefilli pilav, üzerinde tam kıvamında kızarmış bir yumurtayla geldi. Biraz fazla yağlıydı ama lezzeti, kıvamı, baharatları, sunumu ve porsiyon büyüklüğü yerli yerindeydi. Benim adıma fazladan bir artısı da, zencefil tadının yoğun olmamasıydı. Kaşık kaşık yedim, memnum kaldım.

Özetle, her tattığım yemek gayet lezzetli ve etkileyiciydi diyebilirim. Yalnız tek bir eleştirim var: yediklerimizin hepsi gerçekten biraz fazla tuzluydu. Garsonumuza bu şikayetimizi ilettiğimizde, bize bundan birçok müşterinin rahatsız olduğunu söyledi. Umarım yakında, bu tuz konusunda bir ayarlama yapılır. Yoksa bu kadar uğraşılmış ve özenilmiş yemeklere ayıp olur diye düşünüyorum.

Toplam hesap, 131 YTL geldi. Bence, ödediğimiz paranın karşılığını aldık. Yemeğe meraklı olan herkese, Spice Market’a, en azından bir kez uğramalarını tavsiye ediyorum.

Radisson’da Açık Büfe

2005 yılında kurulan Kültür Araştırmaları derneğimizin geleneksel yemeği bu sene Radisson Sas Ortaköy’de yapıldı.

radison-sas.jpg

Terasta verilen kokteylin ardından yemeğe geçildi.

Açık büfe zeytinyağlı-meze turunda yok yoktu. Kalamar, karides, peynir çeşitleri, dolma çeşitleri, çerkez tavuğu, haydari, şakşuka, patlıcan salata ve muhtelif çeşitte soslarla keyiflere keyif kattı. Ardından ana yemeklere geçildiğinde, levrek, dana stragonoff, tavuk yanlarına haşlanmış sebze, patates ve çeşnili pilav ile göze ve mideye hitap ediyordu.

Tatlılara gelince çeşitli meyve ağırlıklı şık kanepeler, meyve çeşitleri ve birbirinden enfes gözüken küçük kuplar, türk mutfağına özgü hamur işi tatlılar da gözden kaçmadı. En şıkı ise paskalya pandispanya görünümlü çavdar ve kepek ekmekleriydi. İçi tok ve lezzetliydiler.

Böylesine enfes bir manzaraya sahip bir mekanda, çok değerli hocalarla biraraya gelmek ve yanında da böyle şahane şeyler yemek keyiflere keyif kattı doğrusu.

Yemek bedeli 75-YTL ancak derneğe özel bir durum olabilir.

www.radissonsas.com