Şimdi’de antrikot

Emi’ye iki hafta önce orada kahve içirdiğimiz için aklında kalmış. Odakule civarındaki işleri bitince buluşup, Şimdi’ye gittik öğle yemeğine. Her zamanki gibi bol yabancı vardı. Emi ıspanaklı yoğurt çorbasına bayıldı ve onunla yetindi. Ben diğer iyi çorbaları olan mercimek çorbasından ve ardında sebzeli salata aldım. Sebzelere sarı ve kırmızı biber, kereviz, sosuna biberiye eklemek gibi küçük numaralarla zevkli bir salata haline getirmeyi becermişler. Selçuk gerçekten de az pişmiş getirdikleri bir antrikot (azıcık karamelize soğan ile) ve yanında fırında elma dilimli patates yedi. Yetmedi, vezüv yedi, hani o erimiş çikolata fışkıranlardan. Kolalar, kahveler içtik, 69 lira hesap geldi.

Galiba artık Şimdi hakkında sağlıklı yorum yapamaz hale geldim, köreldim, fazla beğenmekten. Ya gitmemeli, ya yazmamalı!

Changa’da lokum gibi bonfile!

Changa’dan tıkabasa doymuş olarak çıkacağımı hayal etmezdim. Annemle AKM’de Sibelius, Liszt ve Rachmaninoff dinledikten sonra geldik Changa’ya. Rezervasyon da yapmıştık ama gerek yokmuş. En üst katta en köşedeki masaya koydular bizi. Başlangıç için zeytinyağında rezene ve Ayvalık favası paylaştık. Rezenenin hem kökü hem tohumlarını zeytinyağlı pişirmişler. Annemin yeterince zeytinyağlı bulmadığı favaya ise normalden daha yumuşak yapıldığı için Ayvalık favası deniyormuş. Bu arada annem istediğimiz kırmızı Antik Doluca’yı tattıktan ve onayladıktan hemen sonra, şarabın aslında genzini yaktığını ama mesele yapmamak için söylemediğini söyledi bana. Bense ancak bir iki yudumdan sonra anladım ki çok hafiften de gazozlaşmış. Değiştirttik, pek de itiraz etmediler.

Ana yemekler geldi: bana yeşil körili tavuk ve pilav, anneme püreli, karamelize soğanlı ızgara bonfile. Ismarlarken “içi pembe olsun” diye özellikle belirttiği halde, ilk iş ortadan kestiği bonfile pişmiş çıktı ve geri gönderdi. Bu noktada annemin çatlak olduğunu düşünseler de itiraz edecek birşeyleri de yoktu. Ben yeşil körinin acısından yana yana ama zevkle tavuğumu yedim. Ben yedikçe tavuk daha da dağıldı. Sanırım–korkarım–tavuğun kendisini önceden pişirmişlerdi?? Ama işte annemle benim aramdaki fark şu ki ben böyle şeyleri görsem de laf etmeyi akletmiyorum, sineye çekiyorum (ve sonra internette afişe ediyorum, ha ha ha!). Zamanla ben de sapla samanı ayırmayı, doğru zamanda itiraz etmeyi öğrenirim inşallah. Yeni bonfileyi beklerken, annem bu kadar uzun pişerse yine fazla pişmiş olacağını söylediğinde, ben ilk beş dakikanın “kim bu kadın/nesi pembe olmamış bunun/şarabı da değiştirttirmişmiş” muhabbetleri ile geçmiş olabileceğini iddia ettim. Gelen bonfile gerçekten pembe, eti yumuşacık ve annemin tabiri ile “lokum gibi” idi. Püresi hakikaten hardallı idi, üstüne hardal diye fısıldanmamıştı.*

Aç gelmiş olmaktan mı, favanın bol olmasından mı, acının üstüne bol bol su içmemden midir, nedir bilemiyorum ama fazla geldi yemek. Sabah tartı da inkar etmedi bunu. Çıkışta barın yanından geçerken bar taburesine kaykılmış Tarık’ın birden toparlanmasını, Zekiye olduğunu tahmin ettiğim kadının girişte olduğundan daha samimi “İyi günler” demesi ya müşteriye genel saygıydı ya da seçiciliğimize saygı!

* Martiniyle ilgili bir kitapta, tarifinin zamanla nasıl evrildiğini anlatan bölümünde şu anlatılıyordu: “Önceleri vermut ve votka aşağı yukarı aynı miktarda konurdu. Vermut miktarı gittikçe azaldı; bardağa vermut konup çalkalanır, dökülür hale geldi. O kadar ki bir noktada neredeyse sadece bardağa “vermut” diye fısıldanır olmuştu!”

www.changa-istanbul.com

Spazio’da dana eti

Ben aslında çok şey beklemiyorum. Ama Spazio gibi şık şıkıdım bir yere gidip yine birşeylere kusur bulmaktan kendimi alıkoyamayınca, “gurmeci” damgası yeme riskini taşıyorum. Annemle AKM’deki Cuma akşamı konserinde Haçaturyan ve Şostakoviç’ten bayılıp dışarı çıkınca, aklımıza yatan, uzak olmayan, yer olabilecek olan Spazio’ya yürüdük. Siparişleri alıp iki küçük bruschetta ve pizza fırınından o anda çıktığı belli olan grissini şeklinde ekmek getirdiler. Çalkarası roze şarabımızı getirdiler. Bruschetta‘ların üstünde domates ve azıcık fesleğen vardı. Ama. Ama, ama. Madem sadelikten, temel malzemenin ön plana çıkarılmasından yanalar, o zaman o domatesler neden pembe idi? Saray Muhallebicisi’ndeki söğüş domatesin pembe olmasına laf ederken, zaten gereksiz pahalı olan burada ana malzemesi taze domates olan birşeyin domateslerinin harikadan aşağı olmasını doğrusu mazur göremiyorum. Gerçekten de zor birşey değil bence bu! Anneme gelen Milan usülü pirzolayı, yani şnitseli ve bana gelen hafif acılı deniz mahsüllü güveci beğendik. Haklarını yemeyelim. Ardından şımarıp üstü nar taneli mascarpone creme brulee (yine aksan yok) istedik. Nar ve mascarpone uygun varyasyon yaratmış olabilir ama Taps’te yediğimiz seferde Zeynep’in yaptığı yorumların aynısını yaptı annem: “Kremasını belli ki daha önce yapmışlar, dolapta duruyormuş” ve “Benim bildiğim, çok daha ince olmalıdır.” Felsefe derslerimde bu tür şeyler öğretiyorlardı: Bir tatlının creme brulee olarak tanımlanabilmesi için gerekli ve yeterli özellikler nedir? Vazgeçilemeyecek iki özellik krema kısmının soğuk olmaması ve ince olması demek ki (ama yeterli değil). 75 lirası şarap olan 160 liralık hesabı, menüdeki 300 lirayı da aşan şarapları ben fazla pahalı buldum. “Gurmeci”ler, görmemişler ve şirketine fatura edebilecek olan danışmanlardan başkası içmiyordur inşallah bu şarapları.

HD’de iskender

Selçuk’un İskender aşermelerinden biri. Kalktık, Metrocity’e gittik. Tam öğlen yoğunluğunun azalmaya başladığı bir saat, 2 gibi. Bir ve bir buçuk porsiyon iskender, salata, turşu ve şıra ısmarladık. Servis harika işleyen Fordist bir düzen. Masa silen adam, sipariş alan garson, içecekleri dağıtan adam, ana yemekleri dağıtan garsonlar, tereyağ döken adam hep farklı adamlar. Siparişleri pos’la alıyorlar, ona göre tıkır tıkır geliyor yemekler. Bu veriyle bir Perşembe günü öğlen saat 2’de kaç tane bir buçuk ısmarlanacağını da tahmin edip mutfakta sipariş beklemek hazırlamaya başlıyorlardır. Takdir ettim. Salata kocaman, zengin. İskenderler harika olmasa da iyi, Ankara usülü incecik yapraklar halinde. Çaylar seri bir şekilde geliyor. İyi yemek ve servisi food court‘a uyumlu hale getirmeyi becermişler. Bu sayede fiyatları da astronomik değil.

Taps’te bonfile

Kaç gündür dışarıda yememeyi becerdikten sonra, Zeynep’in “çık dışarıya oynayalım” demesine kandım. Onu Nişantaşı’na gelmeye ikna ettim, tebdil-i hava olsun ona diye. Taps’i bilmiyormuş üstelik! İnsan çok fazla şey varsayıyor demek ki. Bar kısmında oturmayı hayal ettiysem de tıkınacağımız için bir üst katta oturduk. Ramazan ve Pazartesi olduğundan bar dolmadı zaten. “Roka ve sote soğan yatağında bonfile” ve caprese salata paylaştık, birer red ale içtik. Roka ve sote soğan meğer patates püresinin içindeymiş. Bonfile de üç parça. Memnun memnun yedik. Kahve içtik. Derken dayanamayarak bir creme brulee (aksanları yazamıyorum) yedik. Fazla kalın bir kaptaydı ve şekeri önceden yakılmıştı. Halbuki tüm numarası o değil mi? Nasıl olması gerektiği konusunda bayağı ukalalık ettik karşılıklı. Cumartesi günkü cadılar bayramı partisinin dedikodusunu yapıp, gerçek cadılar bayramı bugün olduğu için ona kadeh kaldırdık! (64 lira)

Sadrazam Kemal taklidinde uykuluk

(Giray’da araba) + (Selçuk’un elinde Timeout Yeme-İçme rehberi) – (Eren’in itiraz edesi) = Sütlüce’de yanlış uykulukçu. Kaç zamandır neredeyse şehir efsanesi şeklinde duyduğumuz uykulukçu için Sültüce’ye gittik, bir “et ve uykuluk” tabelasına kanıp ana yolda saptık ve 50 metre sonra Sadrazam Kemal’in Et ve Uykuluk Yeri gibi bir tabela gördük. İçeri bir girdik ki iki masada köşeye sinmiş, bira içen çiftler var, radyoda bayağı gürültülü türkü çalınıyor. Salaş bir yer beklediğimiz için herşey normalmiş gibi davrandık. İki kocaman çoban salata, bir uykuluk, 2 biftek yedik. Menüde ne varsa yedik yani. Ayran içtik. Çay da içtik. Nakitimiz yetmedi, 39 liranın yarısını Euro ile ödedik. Arabaya binip dönüş yoluna bir geçtik ki baktık ana caddede ışıklı mışıklı kocaman Sadrazam Kemal’in yeri. Biz beyaz Türkler oraya gitmeliymişiz belli ki de öteki tarafta söyleyememişler. Bütün oraların gece vakti uykulukçu dolu olduğunu keşfettik. Eve döndük, ancak o zaman öğrendik uykuluğun ne olduğunu. Gerçi sözlük yazarları da farklı farklı şeyler söylemişler.

Changa’da passionfruit dondurması

Eh, ara sıra böyle güzellikler de düşsün buralara… Daha önce sadece barında içki içmiş olan Nihan’ın aklında kalması ve İstanbul’a gelmesi sayesinde o, Emel ve ben Changa’ya gittik. İnsanlar ne kadar ayılıp bayılsa da, sonuçta burası herhangi bir büyük şehirde bulunabilecek, herhangi bir “şık, kozmopolit” mekan. Biraz generic hatta. Ama şikayetimiz yok, hele dışarısı ile olan tezatı düşününce. Müşterilerin ne çok sosyetik ne de fazla kozmopolit (read: loud Americans) olması, şehrin vıcık “in” mekanlar listesinden düşmüş olması da aslında olumlu, gayet olumlu. Continue reading “Changa’da passionfruit dondurması”

Hacıbey’in pidesine ne oldu?

Benim Nişantaşı’nda işim olduğu için Selçuk iskender krizine girdi ve Hacıbey’e gittik. Ismarladık, yemeye başladık, yandaki gay Amerikalı gruba kıl olduk. İyi hoş da ben birden aslında hiç de öyle kendimden geçmediğimi, harika bir iskender yediğim hissinde olmadığımı ve pidesinin sert olduğunu farkettim. Öğle saatinde daha dolu olmasını da bekliyorduk. Bir porsiyona 15.5 lira biraz çok geldi tabii bunun üzerine. Lokumla sundukları Türk kahvesinin keyfinden alıkoymadı bu bizi ama soğuttu biraz. İskender krizini dindirmek için diğer adresleri düşüneceğiz artık.