Mantıs’ta dört çeşit mantı

Yesek listesini tamamlamaya çalışmam aslında bayağı bir işe yaradı. Rezene’yi de çıkardım çünkü kutsal bilgi kaynağı sözlükten öğrendim ki Rezene’nin sahibesi devredip kendi yerini açmış ve o zamandan beri Rezene bozulmuş. Kendi yeri için tarif sadece Şişli’nin arka sokaklarında olduğundan ibaret olduğu halde, beylere peşime düşmeleri için tek bir sihirli sözcük söyledim (mantı) ve sora sora Bağdat’ı bulduk.

mantis21.jpgEv yemekleri yapan bir yer havasından çok “imalathanenin önüne bir iki masa attık” havası var. İmalathane diyorum çünkü hem duvarlar fayanslı hem de bir paravanın arkasında beyaz kumaş boneli dört-beş kadının tezgah başında harıl harıl çalıştığı görülüyor. Menünün ağır topu mantı. En temel ev mantısı var. Bunun kıtırı, hamuru ıspanaklısı, domateslisi, kepeklisi, içi ıspanaklısı, patateslisi falan var. Ben kremalı ıspanak çorbası içip etsiz bezelye yedim. Selçuk’un ev mantısından, Giray’ın patatesli mantısından otlandım. Tabii ki birer mantı kesmedi. İkincisi neli olsun kavgası başlayınca tabağımı almakta olan genç kadın, “ikisinden yarım yarım bir tabak yapayım” dedi. Giray bu BT formülünü pek sevdi, “Amerika’da istesen bile yaptıramazsın, burada kadın kendiliğinden teklif etti” dedi. Tabağın yarısında hamuru ıspanaklı ve içi ıspanaklı, diğer yarısında kıtır mantı vardı. Mantı çok güzel. Ev dışında yemeye değenlerden. Benim sıralamam şöyle: Ev mantısı, kıtır mantı, patatesli ve ıspanaklı.

Dönüşte doğrudan caddeye çıktık: Adliye’nin oradaki ışıklardan hemen önce sağdan girin, üçüncü solda. Hatta paket servisleri var, yemeksepeti.com‘da da var gerçi ama bu güzelliğimi unutmayın: Perihan Sok. 114A Şişli, 0 212 219 68 54-55

Mantıs'ın duvarındaki baskıdan bir ayrıntı

Mantıs’ın duvarındaki baskıdan bir ayrıntı

Konyalı’da portakallı baklava

Çok uzun süredir sırf dışarıda güzel yemek yemek amacıyla bir yere gittiğimi hatırlamıyorum. Yesek yazmaktan olduğunu sanmıyorum. Dışarıda yedim mi ya o öğünde birşey yemek gerektiği için ya da onunla bununla görüşmeye bahane olduğu için oluyor. Artık ne kadar zevk aldığımı şaşırmaya başladım. Bir de tabii çoğu yer hayal kırıklığı.

Konyalı’ya bu derdime çare olur belki diye gittik. Bir girdik ki Emre, Koray ve Zeynep kapıya en yakın masada oturuyorlar ve masada boş sandalye var. Hemen yamandık. Sonuçta filmlerini kaçırdılar ama onların da hoşuna gitti galiba. Yedik, içtik, kakara kikiri yaptık ama sonuç yine hayal kırıklığı.

Servisle ilgili derdimizi önce dolaylı anlatayım. Koray bir noktada bir projesini bizimle paylaşmak için öne eğildi ama garsonun gitmesini bekledi: garsonsuz lokanta. Gelenlere yeri uçaktaki gibi yerde yanan ışıklar gösterecek, yemekler tüplerden gelecek, sadece kredi kartıyla ödenecek falan. Bunları konuşma ihtiyacı ise karmakarışık servisten çıktı tabii ki. Garsonumuz belli değil. Onların bizden önce ısmarladıkları yemekler iyice gecikince, “yeni gelen arkadaşlarınızınkiyle gelsin diye bekletiyorum” gibi bir yalan uyduruyor önce. Uydurmuyorsa da o kim oluyor da karar veriyor beraber gelmesine? Suyu bile iki kere söylemek gerekiyor. Porsiyonu 17 lira olan kuru fasulye ne 8 lira olan Hüsrev’inkinden ne galiba daha da ucuz olan Küçük Ev’inkinden daha iyi değil. Fazlasını servise vermiyorsam neye veriyorum? Arabayla gezip ikram ettikleri şerbetlere, çıkarken tutuşturdukları bir baklava boyundaki baklava kutularına ve nihayetinde kafamı şişiren kanun ve gitara herhalde. Müziksiz de kafam şişti gerçi.

Bakın sinirlendim yine. İnsana para harcamak niye bu kadar zor geliyor? İki milyon dolar gibi bir para harcamışlarmış burayı açarken. Acaba ne kadarını servisin kusursuz olmasını sağlamak için harcadılar, ne kadarını dekorasyona, logolu çatala? Ya da kusursuz servisin yemeklerin kapaklarını aynı anda açabilmek değil de müşteriyi kral gibi, kraliçe gibi hissettirmek olduğunu anlamak için kaç yıl boyunca restorancılık işinde olmak gerek? Hatta kaç yüzyıl?

Tatlıya bağlayalım. Portakallı baklava gerçekten güzelmiş. Şeklen burmayı, tad olarak portakal reçelini andıran hafif güzel bir tatlı. Cevizli ev baklavasının kilosunu 30’dan, portakallı baklavanın kilosunu 35’ten evinize falan sipariş edebiliyormuşsunuz artık.

www.konyalilokantasi.com

Şanthi’de bakla çorbası

Şanthi

Osmanbey’de Bolulu Hasan Usta’nın tam üstünde bu Şanthi. Neredeyse 2000 yılından beri vardır burası. Ben de o zamandan beri merak ederim. Hem nasıl bir yerdir diye hem de nasıl oluyor da bir kimseden duymadığım, hiçbir yerde hakkında tek kelime yazı, restoran listelerinde telefonunu görmediğim bir yer sessiz sessiz var olmaya devam ediyor diye. Ama var işte, İstanbul’dan içeri İstanbul’lar. Geçen hafta ilk defa apartmandan içeri girip cam ve ferforjeli kapısından içeriye bir bakıp, beyaz örtülü bir yer olduğunu anladık. Bugün de teftişe gittik. Bir kere Eren’i gördük: tek başına yemiş, çay içiyordu. Meğer onun da ofisi buralardaymış, arada sırada buraya gelirmiş. Saat bire doğru dolmasından da anladık ki hedef kütle patronlar. Fotokopiyle çoğaltılmış günlük menüden de bakabiliyorsunuz yemeklere, arka taraftaki vitrinden de. Çok heyecanlı isimleri var yemeklerin. Fırında fesleğenli somon, adaçaylı, sebzeli tavuk veya brokoli çorbası gibi. Ama ne yazık ki yemeklerin kendisi biraz daha heyecansız çıktı isimlerine göre. Brokoli çorbası fazla meyaneli, bakla çorbası da fazla meyaneli ve fazla yoğurtluydu mesela. Kuru börülce ve minik köfteli ıspanak çok lezzetli değildi. Böf strogonofun eti sert, yanındaki beğendi fazla unluydu. Çikolata soslu un helvasına hem bulacak kusur kalmadı hem de iyisi nasıl olmalıdır bilemem. Her yemeğini kötülediysem de genelde sevdim ve bir daha gidebilirim. Servis efendiydi. Dışarıda her yemek yediğimizde illa da harika yemek olmayıversin. 36 lira

Pidos’tan rossi

Yesek listesinde adresleri nihayet bitirirken Pidos’la ilgili yazdığım iki yazının başlığına da risotto koyduğumu farkettim. Pidos’u önerip de pizzasından bahsetmemiş olmak biraz salakça geldi. Pazar günü sokağa da çıkmadığıma göre oradan pizza ısmarlamak için süper bir bahane oldu. Bir dört peynirli pizza, bir rossi adlı pizza, bir de Ege salatası istedik. Rossi’de karamelize soğan, kurutulmuş domates, zeytin ve kekik var. Dört peynirli domates sossuz ve iyi hoştu da bence rossi çok daha güzeldi. Ege salatası da kocaman ve her zamanki gibi onpuan-şampuandı. Pizzalardan az yedik, kalanını buzluk fareleri için dondurduk. 37 lira.

Jong Hwa’da ördek

Giray tabii ki acılı ekşili çorba içti ve tabii ki çıtır ördek yedi. Çin Büfe’nin ördeğinin bunun kadar iyi olmadığına ama miktar olarak neredeyse üç katı olduğuna karar verdiler. Selçuk da çorba içti, yarısını Giray’a feda ettiği çin böreği yedi, sebzeli pilav yedi ve tatlı-ekşi soslu tavuk yedi. Tatlı-ekşi soslu tavuğun Amerika’da yedikleri ve pek sevdikleri General Tsao’s Chicken‘a en benzeyen yemek olduğuna karar verdiler. Ben de aynı çorbadan içtim ve ton balıklı ve california roll’lu bir suşi tabağı yedim. Bense bir daha burada suşi yememeye karar verdim. Nispeten ucuz olabilir ama değmiyor. 98 lira.

Çanak’ta Antep mutfağı

Acıbadem caddesi üzerinde, Telekom civarlarında, devamlı uğrak yerlerimden birisi olan bir kebapçı. Daha doğrusu ilk bakışta kebapçı. Çanak’ta hiç etli bir şey yemeden masadan kalkabileceğiniz gibi dikkatli bir seçimle rejim usulü bile beslenebiliyorsunuz, sırrı Antep mutfağı.

Klasik “iskender mi yesem, yoksa adana mı?” kebap seçeneklerini burada da bulmak mümkün tabii. Ama ne gereği var? İşe girişe yakın konulmuş olan karatahta üzerine tebeşirle yazılmış şüveydiz falan gibi şeylerin ne olduğunu sormakla başlayın. Garsonların Antepli olmayan biz fanilere bıkmadan usanmadan güler yüzle anlattıkları tariflerden hoşunuza gidenleri söyleyin. Hatta yoğurtlu, taze sarmısaklı çorba içilir mi şimdi (şüveydiz) demeyip deneyin.

Kekik salatasını ve firik pilavını lütfen ihmal etmeyin bu arada. Bir başka alternatif de, açık mutfak usulu sergilenen sebze yemeklerinin başına geçip bademli pazı, koruk turşusu, kuru patlıcan dolması tarzı şeyleri kendinizin seçmesi.

Yok, illa kebap yiyeceğim diyorsanız, o zaman kayısılı kebabı tavsiye ederim. Sarmısaklısı da gayet iyi. Rejim meselesi söz konusu değil ise, sarma beyti, adana usulu bir kebabın antep fıstığı ve peynir ile birlikte yufkaya sarılıp fırınlanıp dilimlenmesinden oluşuyor.

Yemek üstüne çeşitli baklava alternatiflerini deneyebilir veya güzel bir Türk kahvesi içebilirsiniz. Rejimde olanlara masada beliren sıcak antep fıstıklarına dikkat etmelerini öneririm. Farketmeden yenilebiliyor. Adam başı 20-30 YTL arası.

Zeyrekhane’de Aile Yemeği

Akşam ne yesek de yesek (bknz. yesek.com’in anafikri) diye düşünürken, Tepebaşındaki Tay lokantalarından biri olabilir diye o taraflara yol kat ettik, ama TÜSİAD önüne kadar uzanmış olan trafiği görünce Şişhane’den Tünel’e gidip birşeyler yeriz diye düşündük. Yolda devam ederikene sola mı yoksa sağa mı sapacaz diye bakarken Unkapanı köprüsünde bulunca kendimizi, Sultanahmet’te hintli seçeneğine daha sıcak bakmaya başladık. Ama ben tabii ki muhalefetim ya; hemen ortalığı karıştırmam lazım: Zeyrekhane. Zaten gelmişiz Unkapanı’na, Zeyrek yandaki tepe, hadi o kadarını biliyorum, ama Zeyrekhane nerdedir ne bileyim? Tekel’den sonraki ilk girebileceğimiz sokağa girdik, biraz ilerledik ve bizim için konmuş bir Zeyrekhane tabelası. İşte zaten biliyordum buralarda olduğunu!

Vasat bir güveçte peynirli ve beşamelli pırasa (açılımı dünden kalan kıymalı pırasa yemeğine beşamel katıp üzerine yağlı kaşar rendele sonra güveçin içinde ızgaranın altına sok) ardından bostan patlıcanı içinde beğendili tas kebabı (beğendi güzel ama kebap çok salçalı) ve Zeyrek kebabı (dana ve köfte parçaları, pide parçacıkları ve sarımsaklı yogurt), ortaya çoban, arkasından biraz fazla pişmiş bir çikolatalı sufle… (niye sufleyi illa pudra şekeri altına gizlerler anlamam, yeterince tatlı değil mi yani?) ve iki bira.

Girişteki kocaman Koç bayrağından dolayı garsona sormadan edemedim, onlar mı işletiyorlar diye. Olur a Setur Divan gibi turizm işletmelerinin birisidir diye; meğersem Karizma’nın işletmesiymiş (RK Müzesindeki Cafe Du Levant’ı da işleten şirket), yine aileye çok yakın olan birisiymiş yani, onu anladık. Zaten eskiden burada aile yemekleri olurmuş, en son geçen Ramazan’da bir yemek yapmışlar ama müze açıldığından beri buranın pabucu biraz dama atılmış, aile yemeklerini müzelerinde yapıyorlarmış.

2 kişi 124 tl, yemeği göz önüne alınca gereksiz pahalı; Cafe Du Levant bile bunun yanında better value for money!

Çatana

Bütün Anadolu yakasını “Karşı yaka” diye adlandıran bir sitede insan kendini yalnız hissediyor doğrusu… Çatana Suadiye’de, sahil yolunda. Denize bakıyor olmasına karşın manzaranın mekanın önemli bir parçası olduğunu hissetmiyorsunuz. Hafta içi olmasına karşın tıklım tıklım dolu, rezervasyonsuz gitmemekte fayda var.

Levrek marin, ahtapot, turp otu ve lakerda ile başladık. Özellikle turp otunu beğendim. Yeşillik cinsinden yalnız tere getirebilmelerini biraz yadırgadım, fakat levrek marin ve ahtapotları mükemmeldi. Sonra gelen kalamara diyecek bir şey yoktu, gevrek, sıcak, hamuru son derece ince ve düzgün. Yengeç bacakları için ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim, fazla kalın bir hamurla ve galeta unu ile kaplanıp kızartılmış, patates köftesi mi, yoksa yengeç bacağı mı, anlamak zor. Acılı karidesi pas geçmekte fayda var, bana fazla yağlı geldi. Jumbo ise sahiden lezzetli ve denemeye değer. İkramları olarak gelen tatlıyı – maalesef adını bilmiyorum, parmak büyüklüğünde, baklavamsı, sıcak servis yapılan bir şey – tatlı yemememe rağmen silip süpürdüm. Kahveye de 10 puan veriyorum. Servis itinalı. Özellikle hoşuma giden şey, rakı için ne kadar su, ne kadar buz kullandığımı bir kez sorduktan sonra hiç aksatmadan aynı şekilde servis yapmaları oldu. Hesabı ben ödemediğimden fiyatları bilmiyorum.

evet evet… çok yedik… Helvetia’da…

Akşam “çok açım” nidaları ile Eren’i bezdirip, yola koyulmamızı sağladım… Midemden gelen gurultular eşliğinde Tünel sokaklarında yer beğenmeye çalışırken kendimizi Helvetia’ya atıverdik… Nereden başlasam, nasıl anlatsam… Ben sütlü domates çorbası, eren ise mantar çorbası ile açılışı yaptı… Hem kocaman, hem de her ikisi de çok lezizdi. İçeri girer girmez açık mutfaktan yayılan harika kokular iştahımızı açtığından olsa gerek, çorbalardan hemen sonra bezelye, ıspanak ve körili tavuk söyledik. Körili tavuk yanında tereyağı pilavla servis ediliyor. Tavuk güzel, lakin pilavın da altında kalır yanı yok. Bezelye ve ıspanak ise “anne mutfağından” çıkmış kıvamda… O kadar çok yedik ki bir ara sağdan sola dönmekte zorlanıyorduk. Üzerine ben çay, Eren papatya çayı içti… Güleryüzlü ve özenli servis, insana “iyi ki geldin!” diyen bir ortam… Kısaca keyifliydi Helvetia’da yemek yemek… Dahası su bedava, ekmek bedava (bazı yerlerin tersine…) az masa ve doluluğa rağmen kimse “hadi gitsene artık” bakışları atmıyor… Üstelik yukarıda saydıklarımın hepsi 29 YTL….

Udonya’da Hayal Kırıklığı

Udonya’ya birkaç sene önce gidip memnun kalmıştım. Şehre inince (ormanda “emin adeta fantom gibi bazen şehre iner ve bir şehirli gibi dolaşır” da derler bazen) saati de denk gelince dayanamadım ve tek başıma gittim.

Öğlen 1 civarı olmasına rağmen bomboştu, “açık mısınız?” diye sormak zorunda kaldım. Açıklarmış ama hemen sipariş vermezsem kapanacaklarmış. Ben de daha yerime oturmadan önüme konan menüyü incelemeye başladım (yoksa mönü mü demeliyim?)

Garson şayet fiks tabaklardan birini seçersem daha çabuk olacağını söyledi. Sonradan anladım ki bu aslında daha bayat olacak demekmiş. Ama boş bulundum ve bir suşi tabağına tamam dedim. İçine de ekstra bir yılan balığı eklettim utanmadan.

Wasabi azdı, garsonları bir daha bulmak çok zor olduğundan idareli kullandım, bir taraftan da işten çıkmadan bastığım yazıları okudum.

Tek başına yemek yemeğı seviyorum.

Suşi berbattı. Bir daha gitmem. Servis de pek iyi denemez o civardaki diğer suşicileri tekrar denemek lazım.
Eskiden Tarlabaşı’nda Ninja vardı, kazıktı ama güzeldi. Bir de ermeni katolik kilisesinin arkasında hep japon dolu olan acayip bir yer var.
43 YTL bir adet diyet kokakola dahil.