Oba Park Cafe’de kahvaltı

obacafe2.jpgHerkes gibi Boğaz aşkıyla düştük yola. Bebek’te tıkandı trafik. Baltalimanı’na varıp da Oba’nın naylonlarla kapatılmış, duman altı ve çocuk gürültüsüyle dolu bir yer olduğunu görünce önce üzüldük ama azıcık soğuk da olsa dışarıda oturma cesaretini gösterince istediğimiz keyfi bulduk. Balıkçıların sessiz ve sabırlı hallerini seyretmek zevkliydi.

Çeşidi bol açık büfe kahvaltıda, fırında kremalı patates şaşırtıcı derecede iyiydi. Bir de tepsi böreği. Üç kahvaltı, bir orta, bir sade, 72 lira.

obacafe4.jpg

obacafe6.jpg

Erguvan kapanmışmış

Changa’yı yazdıktan hemen sonra bunu yazmak pek manidar tabii. Erguvan kapanmışmış. Nihan ve İrfan bir Cumartesi günü gitmişler ama beklediklerinin aksine çok dolu değilmiş. “Yemekler güzeldi ama porsiyonlar küçüktü” dediler. Niçin kapanmış, geçici midir bilemiyorum. Vallahi Cuma akşamı Kanyon’daki Num Num tıklım tıklımdı ama işte, yine de insanın yiyebileceğinden daha büyük lokma koparması iyi birşey değil sanki.

Ulus 29’da doğum günü

Nihan’ın doğumgününü kutlamak üzere Ulus 29’a gittik. Yemekler her zamanki gibi muhteşemdi. Yaş ortalaması korktuğum kadar yüksek değildi. Malum genelde averaj 45-50 oluyor, ben 60 bekliyordum! Buraya yemeğe gelen hedef kitleyi de hemen hemen iş yemeği, aile yemeği, kutlama ya da sadece hava satma diye ayırabiliyoruz. Yan masadaki ‘ailesi’ ile yemeğe gelen kadını bozdurup 3 daire almak mümkün diye düşünüyorum.

Başlangıç olarak sebzeli tofu, ana yemek olarak da somon yedim. Somonu kurutmadan ve çiğ bırakmadan pişirebilen ender yerlerden. İrfan’ın ana yemek olarak yediği ördek inanılmaz güzeldi; çok yağlı olmadan ve kurutmadan ördek pişirmek maharet. Bol kırmızı şarap içtik. Hesabı görmedim ama adam başı 120 YTL.’den aşağı değildir.

Eftalya’da kılıç şiş

Eftalya’yı merak ediyordum. Hani sanki Boğaz’daki diğer balıkçılardan büyük farkı varmış gibi. Yok. Aksine, tam dört başı mamur bir Boğaz’da balık deneyimi için iyi bir yer. Biz (yani Eren, Elif, Koray, Emre, Ulaş ve Eren) esas civcivli görünen giriş katında ya da üç dört masalı orta katında değil en üst katta oturduk. Boğaz tarafındaki masalardan birisindeydik ama önümüzde pencere ve manzara değil duvar vardı ne yazık ki. Loşca ışık, güzel dekor ve beyaz örtülerle birinin yemek odası gibi ki old school havası benim hoşuma gitti. Ziyarethanelerde diş fırçası ve lavanta kolonyası gibi hoşluklar var.

Mezeleri hem özel birşey olmadığından/ısmarlamadığımızdan hem de muhabbet iyi olduğundan hatırlamıyorum. Peynir, deniz börülcesi, patlıcan salatası. 1.5 yeşil Efe. Kalamar ızgara ve kalamar tava iyi, sadece iyi. Kılıç şiş de ve kılçığı temizlenmiş çinekop da hakikaten çok lezzetliydi. Ardından volkanik (çikolata akan sufle ekolü). Ardından çay kahve. Ardından meyve. Ardından bize geç katılan Zeynep’in forsu sayesinde bize ısmarladıkları konyak.

Ardından evlerimize dağıldık. Artık yaşıtlarımın da biraz büyüyüp, zıpzıptansa böyle oturup uzun uzun muhabetti tercih eder hale gelmelerinden dolayı çok mutluyum. Kimse alınmasın, yanlış anlaşılma olmasın. Daha üniversite birdeyken karşı komşum “senin ruhun ne kadar yaşlı” demişti.

100 liraya çıkılır diye duymuştum, Eren’in kalkan da ısmarlamamızı engellemesi sayesinde 6 kişi 500 lira tuttu.

Changa’da palamut buğulama

İki hafta önce Changa’cılar Wallpaper dergisinin verdiği en iyi yeni lokanta ödülünü aldılar, müzedechanga için. Zaten üçüncü bir mekan açmak niyetindeler, uğraşıyorlarmış. O da açılınca yere göğe sığdırılamayacaklar. Bize de “kral çıplak” demek düşecek. Çünkü Mehmet Gürs’ün düştüğü hataya Changa’cıların düşmek yolunda olduğunu hissettik Sıraselviler’dekine gidince. Halbuki Hünkar’ın sahipleri Etiler ve Nişantaşı’ndaki açınca Fatih’i kapamayı becermişlerdi.

Aramızdan dört kişi domates soslu ve thai körili palamut buğulama ısmarladı. Konuşmalarımızdan yemeklerden çok da hoşnut olmadığımızı anlayan garson bizi ispiyonlayınca, işletmeci hanım (sanırım Zekiye, eski mekana bakan çilekeş Zekiye) gelip hatrımızını sordu. Palamut alanlardan Mehmet amca çok kibar biçimde şefin tatilde olup olmadığını sordu. Evet, Madrid’de bir gastronomi konferansındaymış! Diyebilirsiniz ki palamut buğulama riskli bir yemek. Doğrudur. Ancak örneğin benim somonum tabii ki yenebiliyordu ama içi tamamen pişmemişti. Yanındaki bademli bulgur da yavandı. Onu da geçelim. Sonradan aklıma geldi ve Giray’ı aradım sordum: ne ona ne Zeynep’e bonfilelerinin nasıl pişmiş olmasını istediklerini sormamışlar! İşte o zaman bu akşamın istisna değil bir gidişat olduğunu hissettim. Pazılı sucuklu patates çorbası güzel ama.

Cem Yesek’te restoranlara 5 üzerinden yıldız falan verip vermediğimi sordu. İşte tam da bu sebepten vermek taraftarı değilim. Bir gün iyi olur, başka gün kötü. Böyle blog yazınca hem iyi günler hem kötü günlerden bahsedip tek seferle son kararı vermiyor oluyoruz. En sevdiğiniz arkadaşınızın dahi kıl davrandığı, havasında olmadığı günler olmuyor mu? Onun gibi birşey. Yani Changa’cılar özelinde konuşursak, inşallah öyledir çünkü yaratıcılıklarını seviyorum ve başka yere göre daha rahat ettiğimiz, güzel bir yemekti. Julia teyze, Mehmet amca, annem ve babam klasik Türk mutfağından, artık kaybolan esnaftan bahsettiler uzun uzun ki dinlemesi gayet keyifliydi.

www.changa-istanbul.com

Leea’da salata

O anki ruh halimden kurtulduğuma memnunum tabii ki ama yine de aktarabilmek isterdim. Öğleden sonra Laden’le yazışmaya başladık ve akşama beraber birşey yapalım dedik, ilginç bir yerde ilginç birşey. Aklımıza gelen en ilginç şey buz pateni oldu ama ben yapamayacağımdan vazgeçtik. Sinemaya razı olunca artık İstanbul’da gösterimde olmayanlardan biri için Antalya’ya gidelim dedik, sonra nedense ondan da vazgeçtik. Sonuçta gide gide Nişantaşı’nda Leaa’ya gittik. Benim için bu şehre ve hiç onaylamadığım bir düzene çakılmış olmanın sembolü oldu. Kararık olan içim daha da karardı. Yiyip içince, Laden’den dedikodu dinleyince biraz açıldı. Prestij seyredip Bale-Hackman karşılaştırması ile oyalanınca biraz daha açıldı. Bir de, bir iki haftadır neredeyse hiç sürtmüyor, dışarıda yemiyordum, onu kırmış oldu.

Yediklerimiz ortalamaydı. Enginarlı “caprese” salatası. Deniz mahsüllü domates soslu tagliatelle. Davidoff marka kahveden espresso ve latte. Kola mola. 62 lira.

Kay’s‘de yerelması çorbası

KaysFransızlar patatesi anlatırken biz yine anlayamamışız, numarasız gibi bir durum mu olmuş acaba? Yoksa DeBeers amca Türkiye’de madene gerek yok yerden çıkıyor ne de olsa mı demiş? Çocukluğumdan beri uzak dururum/dum açıkçası böyle etimolojik kaynağının nereden gelmediğini bildiğim sebzelerden. Garsona da peşinen söyledim külah değişme durumlarının olabileceğini. Ne de olsa sonrasındaki merguez, dana ve donguz sosisleri damağımın tadını düzeleceklerdi (hem de ne biçim!) o yüzden yumdum gözümü, açtım ağzımı ve ısmarladım. Günahlarını almayalım, çorba çok güzeldi; o yüzden yukarıdaki dururum’a dum seçenekli ekini eklemek zorunda hissettim. Halbuki ben akşam yemeği için Barış’la buluşmaya evine giderken soğuk bir bira yanında Hamburgluların yemeğinden yemeği hayal ediyordum. Kısmette ise Frankfurtlularınkinden yemek varmış (kısmet değil de bence lokantanın tembel Barış’ın evine olan yakınlığı ile alakalı.) Sangiovese ve peynir tabağı ise beni beklemeyen Barış ve dadaşlarının yemeğe başlangıçları…

Bebek Balıkçısı’nda tuzda levrek

Biri “erenin sevdigi yemekler” diye arama yapmış. Tanıdığım biri olsa gerek. Sitenin herhangi bir yerinde özellikle yazdığımı sanmıyorum ama kategoriler benim ne sevdiğimi, en azından ne yediğimi ortaya çıkardı. En çok “balık” kategorisinde yazı var. Severim de balık. Etten, tavuktan bıkabilirim de balıktan bıkabileceğimi hayal edemiyorum.

Bebek Balıkçı’sını o yüzden önerdim. Yine pek kibardılar. Çok kalabalık değildi (yurtdışından gelen müşteriyi eğlendirmece masalarından bir tane vardı sadece) ve dışarıya naylonla kapatılıp mantar ısıtıcılarla ısıttıkları teras kısmına oturttular. İlginç olan ve olmayan mezeler getirdiler. Moskado Dömisek açtılar.

Soğuk mezelerden közlenmiş patlıcan, patlıcan salatası, maydanoz salatası, söğüş karides, midye dolma, tarama, ince kıyım salata, ara sıcaklardan ızgara kalamar ve kadayıfa sarılı fener kızartma seçtik. İlginç saydıklarım garsonların tabulenin maydanozu fazla kaçmışı demeye getirdikleri maydanoz salatası ve babamın “more kadayıf than fener” diye yorumladığı fener.

Ara sıcaklarla beraber tuzda deniz levreği ısmarladık. Ama tahminimizden uzun sürdü. Bu arada garsonumuzdan tuzda balığın sırlarını öğrendik. Ben tuzu yumurta akı ile karıştırmak gerek diye biliyordum ama gerekmiyormuş, suyla karıştırmak yetiyormuş. Fırın çok sıcak olmalıymış, 300 derece kadar. 1.5-2 kiloluk balık yarım saatte pişermiş. Tuza baharat falan koymak işe yaramaz, tadı balığa geçmez diyor. Tuzda somon fikrini beğenmedi ama alternatif olarak fazla da balık sayamadı. Yanları midye kabukları, en üstü son dakika portakal dilimleri ile süslenmiş olan tuzda levreği doğumgünü pastam zannedip üflemeye kalktım ama tabii ki daha da alevlendi. Sonra bir salaklık daha yapıp özenle ayıkladıkları derisinin tadına baktım. Zaten ayıklandığı için pulunu temizlemekle uğraşmıyorlarmış. Biri balık restoranlarının çikolata sufleyi çok sevdiklerini çünkü çok kolay olup da çok sükse yapan türde birşey olduğunu söylemişti. Tuzda balık da öyle anlaşılan. 1.5 kiloluk levreği 5 kişi nasıl bitireceğimizi dert ediyorduk çünkü doymuştuk ama zaten tadımlıktan biraz fazlası düştü herkese. Anneme göre pamuk gibi olsa da babama göre levrekti nihayetinde.

Barış’ın Umut’u tutunca

Mecburen alıyoruz nefesi Ocakbaşında. Klasik şiş, sebzeli, kanat yemişizdir. Giray yetişince bir tur daha yemişizdir; açıkçası çok da hatırlamıyorum. Alev’in de sonuna doğru gruba katılıp çıtır kızlık yapıp yemediğini ama sonra meyvelerden yediğini hatırlıyorum. Özellikle resmi çekip yazarım diye düşünmenin üzerine bir kere daha gidince, yazmak farz oldu: Umut Ocakbaşı hanesine bir çentik daha. Aslına bakarsanız bu entry de zaten resmi koyabilmek için bir filler. Her sumaklı maydanozlu kırmızı soğan gördüğümde Pastane adı verilen mekandaki yarım ekmek döner aklıma gelir…Umut Ocakbaşı

Kategorize ettim hepsini

Taşınalı beri sabah akşam yazıları açıp imla düzeltip, fotoğraf linkini değiştirip, yazıları uydurduğum kategorilere koyuyorum. Bayağı bitmek bilmez bir işti. Ne yaptığımı aşağı yukarı görüyorsunuz. Yazılara neye göre bakmak isteyeceğinizi düşünüp yarattım kategorileri. Gezinip fikir belirtirseniz, nesi eksik nesi fazla söylerseniz harika olur. Mesela Boğaz’ı veya Eminönü-Haliç’i çook geniş bir alana yaydım, “sağlıklı birşeyler” ve “sağlıksız birşeyler” gibi tamamen afaki kategoriler yarattım.