Özkonak’ta lahana dolma

Cihangir’deki Özkonak lokantası, beklediğimiz gibi düzgün bir esnaf lokantası çıktı. Temiz, seri, efendi. Yemekleri afiyetle yeniyor. Şehriye çorbası, lahana dolması, kabak dolması, mantı ve keşkül yedik. Mantı Kayseri el mantısı, bizim alışık olmadığımız türden ama lezzetli. Keşkül idare etmekle beraber üstüne rendeledikleri fındıkla karıştırınca çok güzel bir dokusu oluyor. Cihangir cafe’lerine gidip entel dantellik yapmadan önce düzgün doymak için ideal. Zaten bazı müşterilerin öyle yapmakta oldukları her hallerinden belli. (18,25 lira)

Pafuli’de Emel’in doğumgünü

Pafuli’yi de favoriler listeme alasım var. Emel aslında Safran’a gitmek istiyordu ama telefona cevap vermediler. Pafuli olsun, bildiğimiz yer olsun dedi. Geleneksel Emel Doğum Günü Etkinliği’ni az ve öz insanla atlatırım gibi beyhude bir hayale kapılmış idi. 12 kişiciktik bu sayede: Can, Beril, Nilgün, Selçuk, Güçlü, Arzu, Meral, Bilge, Giray, Emel, Giray ve ben. Giray’ların arasında bol dilek tuttu Emel.

Neredeyse dört saat boyunca sürekli bir yemekler geldi, Efe’nin yeşil üzüm rakısını sürekli servis ettiler. Bayağı uzun süredir böyle adamakıllı yemek yememiştim. Önce klasik olarak mısır ekmeği ve hamsili ekmek. Meze olarak beyaz peynir, kavun, körili levrek pilaki (olmamış, atlayınız), karides salatası, palamut marine (harika, kaçırmayınız), közlenmiş patlıcan, pazı. Bir dev çoban salatası. Bir dev yeşil salata. Ara sıcak olarak fasulye turşusu kavurması, karalahana, pazı ve yoğurt. Ardından balıklar: çoğunluk lüfer, azınlık barbun yedi. İki ayrı doğumgünü pastasının yanında çay, ardından meyve getirdiler. Daha ne olsun. Çok yedik, çok güzel yedik. Adam başı 50 lira da hele başka yerlerle karşılaştırınca makuldu bence. Emel’i bu seçiminden dolayı tebrik ediyor, doğum gününü kutluyor, hayatta başarılarının ve doğru seçimlerinin devamını diliyorum.

Adem Baba’da lüfer

Emel’in 6:30 randevusu beklemeyle ancak 8 gibi bittiğinde üçümüz de acıkmıştık ve Selçuk’un Adem Baba fikrine atladık. Esas mekanın tek boş masasını kaptık. Kalamar tava? Evet. Karides? Evet. Balık köftesi? Evet. Salata? Evet ama rokası ayrı olsun Selçuk paşa için. Selçuk’a hamsi, biz kızlara lüfer. Yedik valla, hepsini yedik. İkisi de babam ve Selçuk’un Çeşme’de tuttuğu, benim temizleyip kızarttığım kalamarın daha iyi olduğunu söyledi. Evet, buranınki yağlıydı belki, daha iyisini yemişliğim var tabii ama yine de üstümde baskı hissediyorum, performance anxiety yaşıyorum böyle laflar duyunca. Bir de tabii evde kalamar kızartmanın angaryasından dolayı İstanbul’da iyi kalamar yapan yerlerin peşindeyim hala. Hamsi iyiydi ama. Lüfer de. Aslında balık köftesi de. Saat 9’a doğru insanları kapıdan çevirip yeni mekanlarına yollamaya başladılar mutfak kapandı diye. Bu arada farketmeyenlere, Adem Baba’nın beyaz Türk cenneti olduğunu hatırlatalım. 69 lira (bir tatlı, su ve kolalar da var).

Feride Ev Yemekleri

Bienale gidecektik ama annemin işi uzadı ve acıktık. Yol üstünde Fındıklı’daki yerleri şereflendirelim dedik ve Feride Ev Yemekleri’ne girdik. Küçük, cici örtülü masaları olan, kadınların işlettiği bir mekan. Ama bayağı küçük. Salata barının birazcık büyüğü tezgahtan annem etli taze fasulye, ben de karışık salata seçtim. Mercimek köftesi, zeytinyağlı barbunya, yoğurtlu havuç, pazı kavurma ve yeşillikten birer kaşık. Annem sonra azıcık zeytinyağlı pırasa ve yoğurtlu havuç aldı birer kaşık. Su içtik yanına. 13,5 lira tuttu. Tadı kötü değildi, ucuzdu, sağlıklıydı, doyduk. Daha ne gerek? Yolumuza devam ettik. Bir bienal mekanına girmeyi başardık, şeytanın bacağını kırdık!

Selim Usta’da kuzu şiş

Giray, Selçuk ve ben Pazar akşamı altımızda araba ile nerede yesek diye düşünüp kaşınıyoruz. Kabus yani. Ben artık bir yer önermiyorum böyle durumlarda. Dubb Indian’a gideceğiz diye Sultanahmet’e bir gittik ki Ramazan eğlenceleri dolayısıyla ana baba günü. At Meydanı’nda itiş kakış yürüdük Selçuk da görmemiş olmasın diye. Hint yerine Sultanahmet köftesine yönelip bu sefere Selim Usta’ya gittik. Daha yukarıdaki. Servis sevimsiz. Seksen senelik yerde sipariş alırken adisyona yazmalarını bekliyor nedense insan. Ne turistlere ne RTE’ye gerek, nasılsa para akıyor. Mercimek çorbası, çorba işte. Köftesi harika değil, sonuna doğru yağı ağzımda dondu. Salça yok. Salatayı unuttular. Sonrasında çay yok. İrmik helvası beklediğimiz gibi vasat. Kuzu şişi iyi, bi bunu becermişler. Yok, yok, az ve özün ne demek olduğunu daha doğru anlayan Tarihi Sultanahmet Köftecisi’ne gidile üç kapı aşağıda. (49 lira)

Retro’da quesadilla

Osmanbey’deki evi bininci kere müstakbel kiracılara gösterdikten sonra biri ararsa diye uzaklaşmayayım dedim, Nişantaşı’nda doğru indim. Pazar öğleden oralarda kahve içebileceğim pek yer geldi aklıma. Gazeteci bile öğlen kapatıyor Pazarları. Starbucks mantıklı tabii ama hayyyatta (böyle mi yazılır?) gitmem. Cafe Zone sakin bir köşe olurdu ama kapalı. Onun önünde şimdiye kadar merak bile etmediği Retro’ya girdim sonuçta. Hani şu sokağı işgal edip, iki masa atmaya başlayıp sonuçta plastik pencereli bir cafe-gecekondu haline gelen yer. Taklidi olduğu Red Room, Cahide gibi yerleri gidip görmedim ama kırmızı kadife koltukları, moderen kristal avizeleri ve pek de şakacı garsonları ile komik. Müşteriler de şık gömlekli mafioso görüntülü adamlar falan. En azından rahat rahat gazete dergi okudum. Kocaman bir tavuklu quesadilla bir de filtre kahveye 14 lira verdim. Memnun muydum? Evet. Bir daha gider veya önerir miyim? Çok sanmıyorum.

Pars’ta zereshk pollo

Taksim civarındaki ilginç seçenekler hızla tükeniyor. Selçuk’la Cumartesi öğlen sokağa çıktıktan hemen sonra acıkınca, İstiklal’de dolana dolana kendimizi Pars’ta bulduk. Pera Palas’ın karşısındaki İran lokantası. Girdiğimizde bir masada altı kişilik gruptaki Amerikalı çift Selçuk’u tanıyorlarmş meğer. Yemeği beğenmişler, iyi. Çünkü burası benim önerimdi ama birkaç yıl önce bir kere gelmiştim. Önce lavaş gibi bir ekmek, tulum peyniri ve nane getirdiler. Selçuk’un yediği Chelokebab Sultana‘nın köftesi çok lezzetli ve eti ise çatalla kesilecek kadar yumuşaktı. Ben de sırf zereshk için Zereshk Pollo, yani safranlı ve zereshk adı verilen ekşimtrak kuşüzümlü tavuk budu. Bol da pilav veriyorlar yanına. Yemekler iyi hoş ama müzik ve boş olması birazcık kastırıyor. Pahalıya da kaçıyor. Arada yine giderim yani ama çok da aklıma gelmez. (47 lira)

Cafe Marmara’da çorba

Cuma akşamı AKM’de konser öncesi. Uzun uzadıya birşeyler yemeye zaten vakit yok. Yemesek acıkırız. Ama garson 15 dakika beklersiniz diyor. İftar saati olabilir ama bu otel yüzlerce kişiye aynı anda yemek çıkarabilme iddiasında değil mi? Soğan çorbası ve domates çorbası içtik çabuk olduğu için. Bir şişe de su. 18 lira. Menüdeki başka herşey de pahalı. Ama öyle bir yer ki ne yemek ne servis yeterince kötü olmadığından ve hep o canlı ve kozmopolit şehrin göbeği havasını taşıdığından, insan unutup unutup gidiveriyor galiba.

Pidos’ta pahalı risotto

Zeynep “iş çıkışında görüşelim” deyince, ben çok uzaklara gitmeye üşendiğimden Pizzeria Pidos’u önerdim. Buluştuk, o yeni klasiği white russian ısmarladı, ben kırmızı şarap. Garsonun “White russian‘da ne vardı?” diye sormasına rağmen kıvamındaydı. Sonra Selçuk geldi, o ayrıldı. Selçuk bir pizza bir bira, bense safranlı, karidesli risotto yedik. Ben bir kadeh daha kırmızı şarap içtim. Tüm lokanta çifter çifter müşterilerle doldu bu arada. İnsan hesap gelince yemeği yeniden bir değerlendiriyor. Pizzanın bir kenarını illa yakmak gerekmiyor mesela. Hesap 74 geldi. Zeynep’in içkisini ve sigarasını düş, 54 falan ediyor. Birer yemek yedik alt tarafı, tam doymadık da. Anladım ki Pidos’a öğlen gitmek gerek, akşam değil. Çünkü seviyorum ve pahalı bir yer diyor olmak istemiyorum.

Hünkar’da saray köftesi

Selçuk’un sınıf arkadaşı Evren’in kocası Mike’ın, Amerika ile olan telefon görüşmesi uzadığından ancak 10:30’ta vardık dördümüz Hünkar’a. Uzun iftar yemekleri yeni bitmiş, ancak bir iki masada iş icabı gelen yabancılar ve onları eğlendirmekle yükümlü Türkler kalmış. Mike, Selçuk’un paça çorbasından bir kaşık alıp, komik bir surat yapıp, Evren’in mercimek çorbasına sulandı daha çok. Sonra ben saray köftesi, Evren de Selçuk da tandırlı beğendi aldı. Mike’a birkaç çeşitten azar azar deneme tabağı yaptılar. Ortaya sıcak taze fasulye ve ezme aldık. Ezme acı da olduğundan kaldı. Ben ilk defa saray köftesi yedim burada (belki de hayatta). Beğendim. Sırlarından birinin sarmısağı olduğunu anladım. Tatlı olarak irmik tatlısı, sakızlı muhallebi ve ekmek kadayıfı aldılar, ben ise “analar taş yesin, yarımşardan beş yesin” yaptım. Yemek boyunca muhabbet daha çok “New York’ta bu kadar çok kafe var mı?” “Burada iyi İtalyan lokantası var mı?” gibi tıkınma eksenli idi. Yemeğin sonunda, yani gece yarısını geçe garsonlar, gidelim diye gözümüzün içine bakıyorlardı. İşte bu akşam da tipik bir harika Hünkar yemeği yedik, lay, lay, lay. Şaka bir yana, sadece ve sadece saray köftesi ısmarlamış olduğuma dikkatinizi çekmek isterim. (117 lira)