inicio eposta gönderin! sindicaci;ón

Yesek

İstanbul’da ne yesek, nerede yesek?

Yazar arşivi

Godiva’da espresso

Kışın bir gün yine Selçuk’la Nişantaşı’nda gezinirken kahve, hatta sıcak çikolata içelim istedik. Abdi İpekçi’den çıkarken ben “Caffe Nero’yu boşver, sıcak çikolataya orada 7 liraya vereceğine gel Godiva’da 10 lira ver” dedim. Godiva’dakinin fiyatını doğru tahmin edince, Selçuk bana menüyü göstermeden çayı tahmin etmemi istedi, 6 lira dedim, tuttu. Caffe Nero için 7 lira tahminim de tuttu. Böyle saçma bir uzmanlık geliştirdim ama ne işime yarıyor bilemiyorum tabii. Fazla şık, fazla pahalı görünse de kahveyi Godiva’da içmeye değdiğini bilmeme yarıyor. Kahveyi suyu, sütü, çikolatası ile şık tepside picture-perfect ve/veya sömürgeciye yaraşır biçimde getiriyorlar, üstelik kahvesi güzel. Sırıtmayın öyle, sömürgeci derken sizden bahsediyorum. Kahveyi yetiştiren Güney Amerikalılar ne kadar az kazanıyor, kakaoyu yetiştiren Fildişi Sahilleri’nde iç savaş ne durumda, soruyor musunuz?

Diğer şöbeleri de Nişantaşı gibi in cin top mudur bilemem ama ortam değil, kahve veya sıcak çikolata peşindeyseniz, veya ortam sevmiyorsanız, tercih edülebilir. Duble espresso 11 lira.

www.godivatr.com

Balkan’da nohut

Ben de evimin yakınında Balkan Lokantası gibi bir yer olsa zırt pırt orada yerdim tabii. Esnaf lokantası yemeği yiyince tabii ki insana başka yerde yenmez gibi bir his geliyor. Hem güzel hem ucuz. Ben nohut ve cacık aldım mesela, 4 lira tuttu. Selçuk da geldi enginar, bulgur ve birşey daha aldı, onunki 8 lira tuttu. Akşam saatinde bile yeterince seçenek vardı, kuru kuru değildi.

Geotag Icon Haritada göster

Fauna açılıyormuş

Come-back‘imi heyecanlı bir haberle yapayım. Kapandığına üzüldüğümüz Fauna tekrar açılıyormuş, ama Bozcaada’da. Haber Istanbul Food’dan.

Que Tal’da pimiento de padron

Ben Yesek’e fotoğraf koymaya prensip olarak karşıyım. Yesek bir yemek blogu, yemek fotoğrafı blogu değil. Yani esas olan, yemek hakkında yazmak. Food writing yapıyoruz burada kardeşim. Fotoğraf koyuyorum, koyana laf etmiyorum, evet. O da bağnaz olmamamdan kaynaklanıyordur.

Karşı olmamın nedeni de, bir veya birkaç fotoğrafın, o yemek deneyimini, o mekanın hissini asla yansıtmaması. Mesela Que Tal’e erken gidip diğer kızları beklerken, diğer masalardakileri dinlemenin, yan masadaki date hakkında önyargılı şeyler düşünmenin ve masadaki ahşap oyuncakla bir daha bir daha salak salak oynamanın ayıp zevkini, dışarıdaki masalarda oturanlar kalksa da biz oturabilsek diye beklerken, lokmalarını, yudumlarını sayıp, en küçük hareketlilikte, “hah kalkıyorlar” diye düşünmenin heyecanını, garsonluk yapan ve sonradan dükkanın ortağı olduğunu öğrendiğim hatunun özgüvenine gıpta etmemi, kızlar gelmeden birşey ısmarlarsam alkolik kategorisine girip girmeyeceğimin ince hesabını, kızlar süslü süssüz tek tek geldikçe karşılıklı iltifatlaşmaları, dışarıda masa açıldığındaki sevincimizi, hamile olduğu için sangriamızda gözü kalmasın diye yine aynı ortak hatunun Yasemin için yaptırdığı çilekli margaritanın fikayasını, masa sonuçta yokuşta olduğu için sürekli birbirimize “sen rahat mısın orada?” diye sorgulamamızı, hava yavaş yavaş kararırken etrafın gittikçe kalabalıklaşmasını, köfteden pancarlı humusa, asma yaprağında sardalyeden chorizolu çıtır nohuta tapas’lar arası elde çatal sürekli kararsız kararsız gezinmeyi, sokak köpeği sırf önümüzde yattı diye normalde dönüp bakmayacak tiplerin gelip uzun uzun sevmesini, müziğin güzelliğini, tüm kozmopolitliğine rağmen herhangi büyük bir şehirde herhangi bir tapas bar hissini hiç vermemesini hangi fotoğraf aktarabilir ki size?

Ben yine de bir fotoğraf koyayım. Aşağıdaki fotoğraf Barcelona’da La Bodegueta’dan. Orada yediğim biberleri anıp burada da ısmarladım, pek hoşuma gitti. Daha önceki muhabbete istinaden, tapas ne olmalı diye dert etmeye gerek yok bence. Maksat içki aç karna içilmesin.

Dört hatun, tek sürahi sangria, 138 lira.

www.quetalbar.com

Barbaros’tan iki günde bir


İşe en yakın olan en geç gelen olur. Zır zır gezenler, kendi şehirlerindeki tarihi yerleri görmemiştir. Barbaros’tan da çok sık yesek de en az bahsettiğim yerdir. İşte tipik bir Barbaros günü: Arnavut ciğeri, karnıbahar, kuru fasulye, İzmir köfte, bezelye, bulgur, domates çorbası. Nadirdir buranın bizi mutsuz ettiği. Kuru fasulye hatadır mesela. Bulguru yeterince sık yapmazlar. Ama köftesi iş görür. Zeytinyağlılar hep ayarındadır. Nihayet yemeksepeti’ni keşfettiler. Bir de her zaman için esnaf lokantasından bir tık pahalıdır.

Geotag Icon Haritada göster

Giolitti’de cassis dondurması

Bu sıralar hayat bana güzel. Geçen akşam yemekten dönerken başıma gelen de tam “cherry on top” oldu. Çeşitlerine bakmak bahanesiyle Giolitti’nin vitrinine yapıştık. Hem uluslararası zincir, hem de yerine açıldığı dükkanın pissaladiere‘ini bir kere bile deneyememişim. Yemeyecektim dondurma. Ama “muro-böğürtlen” ve “mirtillo-blackberry” tabelalarını görüp “Ama mirtillo, blackberry değil ki, blueberry, yabanmersini.” “Bu yani özetle karadutlu mu?” muhabbetlerinin sonucunda mor mor tavladı beni. Kağıt kupta bir top aldım. Ama karadut değildi yediğim. Cassis‘ti cassis! Hastasıyım. Nereden nasıl bir hatayla böyle olduysa, n’olur bir süre devam etsin. Bir kerecik daha yiyeyim. Normalde sevmediğim Tünel-Taksim yolunu yine lay lay yürüyeyim.

Fransa’dan bana hediye getirmek istiyorsanız cassis reçeli, likörü getirebilirsiniz. Türkçe nasıl diyorlar bilemiyorum. Frenk üzümüyle kuş üzümünün kuzeni olduğuna göre birşey üzümü. Türkiye’de de yetiştiğini duyarsam çok üzülürüm.

Kup 4 lira.

www.giolitti.it

Geotag Icon Haritada göster

Journey’de crumble

Dekorasyon dergisinde Yiğit’in parmağı ile işaret ettiği ve çok beğendiği akçaağaç-beyaz lake büfeden itibaren saat yönünde: Nişan yüzüğünden geçecek incelikte sarmalar, pestolu pizza, yaban mersinli pancar und roka salatası, garnitür sıfatında brokoli ve ıspanak kökü ve terenin altına saklanmış olan mercimekli ılık patates salatası.

Yiğit’in Selçuk’a bahsetmesinden ve ilk teftişimizden sonra dört kere falan daha geldim buraya. Her seferinde bir başkasını sürükledim ama sadece kahve falan içtim. Her seferinde gayet güzel muhabbet ettik, rahat ettim. Meğer yemeliymişim de. Herşey pek bir ayarında. Bir kere önden içtiğimiz düğün çorbasını hem iyi yapmışlar hem de hafif acı, biraz domatesli, azıcık nohutlu yapıp süper yorumlamışlar. Pizza çavdar unundan, olsa olsa biraz küçük. Salatanın sosu ayarında. Ekşi ekmekler sıcak. Ayy, esas crumble’ı: tatlı değil! üstü hafif tatlı, kıtır kıtır, altı vişneli, dağ meyveli ama hoş bir ekşi. Anlamışlar crumble’ın ne olduğunu. Nihayet biri anlamış.

Servis rahat. Koltuklar daha rahat. Karıştıracak dergi çok. Tuvaletinde bile var dergiler. Aman aman, çok övdüm. Vazgeçtim, gitmeyin siz. Zaten çok yabancı falan vardı, bir de siz gerekmiyorsunuz. Bırakın bir süre ben gideyim.

4 kişi içkisiz 94 lira. Eski Porte’nin yerinde.

www.journeycihangir.com

Geotag Icon Haritada göster

Roma’nın balçiçeği dondurması

Sinan çocukluğunda İngilizce hiç duyulmayan Moda’da artık ex-pat’lerin yaşadığını, bin türlü kusur bulduğumuz İstanbul’da herşeyin daha daha da değerleneceğini, yakın gelecekte Dubai olacağımızı falan söyledi geçen gün. İstemiyorum değerlenmesin. Dediğini ben de hissettiğim için yazamıyorum artık Yesek’e. Benim artık ait olmadığım bir yer hakkında neci olduğunu bilmediğim insanlara yazı yazmak gittikçe daha zor geliyor. Değerlenmesin aman, sonra Beşiktaş’taki Roma Dondurmacısı kapanacak, bal ve polenli balçiçeği, bir bambaşka olan sakızlı, güzel ekşiten limonlu güzelim dondurmalarını yapmayacak, herkes gidecek Burger King’de köpük yiyecek, Sinan gibiler karşıma geçecek  “ama şekerim orası prime estate, tabii ki kapanacaktı” diye ahkam kesecek. Bari o zamana kadar Roma’dan yiyin dondurmanızı, söz mü?

Kilosu 24 lira.

Geotag Icon Haritada göster

Meze’de meze

Pazar akşamı çok da düşünmeden, planlamadan Que Tal’a gidip kapalı bulup, aklımızda yedekte bulundurduğumuz Paristanbul’u da fazla boş bulduktan sonra hemen oracıkta aklettiklerimizden Kiva Han’a değil de Pera Thai’ye karar verip, onu da kapalı bulunca yanındaki Da Vittorio’ya ancak La Brise’i beğenmezsek veya kapalıysa geri dönmeye karar verdikten sonra, benim zaten merak ettiğim Meze’yi de göz ucuyla teftiş etmek için Pera Palas’ın önünden geçerken dolu ve hareketli olduğunu gördük ve daldık. Selçuk fikrimizi sormadı bile. Sonra utanmadan “bak iyi ki getirmişiz Eren’i” dedi. Hülasa, insan koskoca Yesek’çi bile olsa, yiyecek yer bulmakta zorlanıyor.

Tabii böyle plansızlık bazen güzel sonuçlar veriyor. Bu Meze denen yer Karaköy Lokantası, İnciraltı ve Demeti ekolünden, modern medeni okumuş meyhane. Beyaz örtülü, tek tek seçilmiş kap kacaklı, kibar garsonlu. Anladığım kadarıyla ortak olan iki tip günlük koşuşturmayı bitirmiş, müşterilerle salonlarındaymış gibi muhabbetteler. Masa masa geziyorlar, gerekli müşteriye gerekli yabancı dilde hatır soruyorlar. Ama asıl tav olmam, meze dolabının başında oldu. İçi peynir ve patlıcanlı, üstü domates soslu tüp biberlerin n’olduğunu aklınca kısa yoldan anneme anlatmak için Selçuk “jalapeno poppers yani” deyiverdi. Bize mezeleri anlatmakta olan ortak/aşçı kızdı, gayet kibar bir biçimde “Yok jalapeno poppers değil, tüp biber onlar” diye, hem de çok doğru telaffuzla, savundu mezesini. Bu cümleyi Captain Subtext’e göre tercüme edeyim: “Sen o biberleri düzenli olarak temin edebilmek için neler çekiyorum biliyor musun, ukala dümbeleği?” Allahtan Selçuk’un sonradan mıhlama için kullandığı Laz fondüsü lafını duymadı!

Okumuş meyhane dememin bir diğer sebebi de farklı mezeler yapmaya cesaret etmeleri. Mesela bademli pırasa kavurma, mesela mavi peynirli ve kavurmalı mıhlama, mesela tahin suflesi. Denemediklerimizden, üzüm suyunda taze fasulye. Zarifi tipi moderen meyhanelerdeki “karidesi, ahtapotu nasıl süslesek de kazık hesabın üstünü sıvasak?” şeklindeki “ilginç meze” arayışı değil belli ki.

Yediklerimiz yer yer iyi, yer yer “ehh”ti. Biberler, mıhlama, patlıcanlı gül böreği ve özellikle yanında verdikleri domates sosu, bakla falan gayet iyiydi. Bademi fazla kavrulmuş pırasa kavurmada, yine fazla bademli olan ve sufleden çok bildiğimiz fırınlanmış helvaya benzeyen tahin helvasında pek bir numara yoktu. Bir de meyhane cacığını metal kaseye koymalarını pek sevdim.

Meze dışında da çok şey vardı menüde, aklım kaldı. Bir de duvarlar boş olduğundan herhalde, o anda orada olan insan sayısının üç katı varmış gibi gürültüydü ama bence iyi birşeydi, canlı cıvıl cıvıl olmasını sağlıyordu.

Ay ben sevmişim burayı, hala toparlayamadım. Bana Amerikan solcusu üniversitemde “Subvert the dominant paradigm” diye öğrettiler. Ama illa büyük aktivist olmak, yürümek gerekmiyor bunun için bence. Günlük hayattaki küçük küçük kararlarla oluyor. Basit konularda birşeylere “hayır” demekle oluyor. Meze’de Mey’in rakıları, Doluca’nın, Kavaklıdere’nin şarapları yoktu. Rakı Efe, şaraplar Melen veya ithaldi. Dükkan sahiplerine sormaya gerek yok. Belli ki küçük ama bilinçli bir karar bu.

Üç kişi, iki tek, dört bira 205 lira.

www.mezze.com.tr

Geotag Icon Haritada göster

Dokuz Ece Aksoy’da ekmek denemeleri

Annemle Ece’ye gittik, yedik içtik, Cuma akşamı Asmalımescit’te out and about olmanın serhoşluğu içindeydik, hayatımızdan memnunduk falan. Ama ekmeği ve bulguru ile dalga geçmezsem çatlarım. Önden zeytinle birlikte getirdikleri, minik minik, birinin içi soğanlı, birinin pazılı, biri kuru domatesli, tam buğdaydan falan yaptıkları ekmekleri ben yapsam, ukala kardeşlerim olsa olsa “Deneme olarak fena değil” derlerdi. “Kabuğu sert, içi de sert, fazla şekilsiz, soğandan dolayı fazla tatlı olmuş, bidi, bidi, bidi” derlerdi. Misafir çağırdığımda yapsam, tutmadı diye çıkarmazdım. Ofise götürsem, yer ama kibarlıklarından laf etmezlerdi, ben de anlardım durumu. Her halükarda, çoook büyük ihtimalle, müşteriye çıkarmazdım. Hele 10 lira kuvere bahane olarak kullanmazdım. Bana öyle geliyor ki ortada bir anakronizm durumu var. 2011 yılında İstanbul’da lokantalar beyaz ekmeği çoktan aştı. Ne içi otlu motlu olmasının, ne de “doğal” ekmeklerin herhangi bir orijinalitesi var. Ama sanırım Ece Hanım hala var zannediyor. Hala bunun ekmeğini yerim diye düşünüyor (valla bilerek yapmadım double-entendre‘ı). Ne de olsa yeri iyi, muhabbet iyi, dükkanı rahatça dolduruyor. Bulguru da en az bir gün önceden kalma gibi, hem lapalaşmış hem de tavada ısıtılmış gibiydi.

Üzücü.

Geotag Icon Haritada göster
« Daha yeni yazılar · Daha eski yazılar »