Yesek
İstanbul’da ne yesek, nerede yesek?
Yazar arşivi
December 22, 2011 12:39 pm · Yazan: eren · Kategoriler Deniz Mahsülleri, Gayrettepe'de, Makarna
Maci hala çok başarılı. Spagettisi tam al dente, beş kum midyesi, üç yurdum midyesi, az sarmısak, bol maydanoz. Basit ama zor. Önünden peynir tabağı, yanında şarap, ardından tadımlık sakızlı muhallebisiyle, keyfime deme gitsin.
Haritada göster
December 22, 2011 12:11 pm · Yazan: eren · Kategoriler Kategori Dışı Yazılar
Muhtemelen lisedeyken okuduğum şiirin hep sadece ilk cümlesini bildim–ki zaten yemek borusunun tahminen ortasından girip, midemi burup bütün vücuduma, en son bacaklarıma yayılan bir korku yaymaya yeter bir cümleydi. Ancak bir yıl önce falan merak ettim devamını şiirin. Meğer ne güzel, espriliymiş. Şair Langston Hughes:
What happens to a dream deferred?
Does it dry up
like a raisin in the sun?
Or fester like a sore--
and then run?
Does it stink like rotten meat?
Or crust and sugar over--
like a syrupy sweet?
Maybe it just sags
like a heavy load.
Or does it explode?
Bayramdan beri efendi efendi bekliyorum, belki bir başkası yeni yazı yazar da blog’un editörü olmanın verdiği gücü suiistimal etmiş olmam diye. Ama yazan yok, ben de yazmadım. Bininci yazı için kaderde böyle birşey varmış. Evet, 1000.
Şekerlendi bence Yesek.
November 5, 2011 1:24 pm · Yazan: eren · Kategoriler Kafede

Bir sonraki cümleyi okursa Eda kafamı kıracak ama bu riski alıyorum. Geçen Pazar genel kuruldan çıktıktan sonra Zeynep’le kahve içtim. Kabataş’taki Kahve Dünyasında. Dışarıda oturduk. Servis tabii ki yavaştı. İçtiğimiz birer kahvenin yanında birer çikolata kaplı lokum verdiler. Yemedik. Ben petite bourgeoise‘lık yapıp, peçeteye sarıp çantama attım. Eve gittim, kahve yaptım, Giray ve Mükremin’e kahvenin yanında peçetedekileri verdim. Bilgisayara yapışık çalışıyorlardı. Bir süre sonra ikisi de neredeyse aynı anda “daha var mı bundan?” diye sordu. Yoktu. Başka çikolata verip oyaladım.
İki gün sonra Cevahir’deki Kahve Dünyasının yanından geçerken, Giray “o geçen gün yediklerimizden alalım” dedi. Çikolata kutusu ve paketi yığınları arasında buldum bir paket, gösterdim. “Yoo, lokum değildi ki” dedi. Çikolata kaplı badem ezmesiymiş meğer. Aradık, bulduk iki ayrı boy kutu. “İyi de bunlar çok pahalıdır” dedim, daha büyük kutuyu tutarak. “35 lira falandır bu.” Tabii ki tam 35 lira çıktı. Sonuçta 11 liraya çikolata kaplı fıstıklı lokum aldık ama pek beğenemediler.
Hani sektörel dergilerde sektörle alakasız life-style yazıları olur. Romantize, klişe bir hikaye ile başlar, tarihçe verir, konunun ekonomisine dair bir özet verir, mesela kimyasından bahseder, edebi metinlerden seçmece referanslar verir. Kaktüslerle, fincanlarla, adalarla ilgili mesela. Ana fikri yoktur yazının, birşey de öğrenmezsiniz. Kahve Dünyası’yla ilgili de nedense bu yazıyı böyle yazmak istiyorum.
İki üç ay önce Beşiktaş’taki şubesinde girdim, kasanın önünde hemen aradığım çikolatayı buldum ama kasiyer yok. Garsonlara sordum, suratsızca “gelir” dediler. Bekledim, gelmedi, her bir garsona gittikçe daha gıcık biçimde sordum, sonunda bağırıp çağırmaya başlayınca geldi. Onun da yüzünden düşen bin parça.
- Galiba yetişemiyorsunuz işlere.
- Evet.
- İsterseniz yönetime şikayet edeyim.
- Lütfen, Kabataş merkeze şikayet edeceksiniz.
- Tamam.
Parayı verip çikolatayı kasanın yanında unutup çıktım, eve gidip şikayet döşendim. N’oldu? Hiç. Hala gördüğüm her şubede çalışanlar overworked.
Kahve Dünyası yeniyken, sadece Kabataş’ta şube varken ne güzeldi. Tepsi tepsi çikolata dağıtırlardı, Türk Kahvesi menünün başındaydı ve ucuzdu. Mimar Sinan öğrencileri olurdu masa masa, inanmak istemezdim Mimar Sinan’lı olduklarına. Herşey bu kadar ürün ürün değildi, yiyecek pek birşey yoktu. Güzel kruasanları, börekitas’ları henüz yoktu.
Daha önce de sormuş olmam gerek, tekrar soruyorum: İstiklal Caddesi’nde neden Kahve Dünyası neden yok? Anlamıyorsunuz, olmaması beni çok rahatsız ediyor. Kapitalist zincirlerin, kentsel dönüşümünün, marka yaratmanın mantığını iyi kötü kavradığımı zannediyorum ya, Kahve Dünyası’nın İstiklal’de olmaması çomak sokuyor bu mantığa. Zizek yalayıp yutmak gerekmemeli, basit bir açıklaması olmalı. Kahve Dünyası ile ilgili basit bir ayrıntı değil de dünyanın hali ile ilgili bir ayrıntı. Ahmet Misbah’ın gıcık olup ruhsat vermemesi gibi sıkıcı bir ayrıntı değil de, falcının Tatlıcı’ya “Tat Towers’ın inşaatı bitince öleceksin” demesi gibi bir ayrıntı. Yukarıya İstanbul’daki şubelerin haritasını da koydum. Tekrar soruyorum: İstiklal Caddesi’nde neden Kahve Dünyası neden yok?
Bu arada çekirdek filtre kahveleri çok kötü. Cherry Beans’e gitmeye üşenip oradan alınca, attan inip eşeğe binmiş gibi oldum. Starbucks’tan alın daha iyi. Jacobs bile daha iyi.
Son bir iki yıldır böyle yanarlı dönerli görselleri, komik ürün adları falan var ya. Ki, beğeniyorum, böyle ifade ettiğime bakmayın. Başkaları da harcasa bunlara para. Bunları yapan tasarım şirketinde çalışan bir tiple tanışmıştım. Patronların en üzüldükleri şeyin, Kahve Dünyası’yla Ülker’in göbek bağı olduğuna dair genel bir algı olması olduğunu söyledi.
Budur. Toparlamayacağım.
www.kahvedunyasi.com
October 19, 2011 1:27 pm · Yazan: eren · Kategoriler Pangaltı-Harbiye'de, Salata
Mesela sezar salatanızı ancak Divan Pub’unki gibi yaparsanız isteyebilirsiniz bi salataya 25 lirayı. Üç adet şişko, güzel ızgara edilmiş jumbo karides, dilim dilim parmesan, ayarında sos ve marul. Tekrarlıyorum, marul. Göbek değil, marul. Marul, marul, marul. Divan Pub açıldıktan bir gün sonra, otel resmen açılmadan bir ay önce gittiğimde yedim bunu. Kapanmadan önceki son deneyimimin ekşi tadı hala damağımda. Dolayısıyla şımarmasın hemen otelin PR’cıları.
www.divan.com.tr
Haritada göster
October 16, 2011 7:49 pm · Yazan: eren · Kategoriler Meyhanede, Meze, Pangaltı-Harbiye'de
Boylam hesabı John Harrison’un saati ile çözülene dek, imkansız birşeye kalkışmak manasında “boylamı keşfetmek” diye bir tabir varmış. İstanbul’da gidilebilir meyhane bulmak da öyle birşey artık. Kriterler belli–ki hepimiz için aşağı yukarı aynı: Makul fiyatta olacak, servisi iyi olacak, buz geldi, ekmek gitti kavgasına gerek olmayacak, mezeleri, orijinalden geçtik, lezzetli olacak, mümkünse Beyoğlu civarında olacak veeee Cuma veya Cumartesi akşamı yer bulunacak. Bazılarınız meyhanecinin karakteri ile ilgili kriter ekleyebilir tabii ama ben o kadar ataerkil değilim. Benim repertuarımda Taksim Oto Yıkama vardı bir ara. Çok kısa süre Karaköy Lokantası tam isabetti. Ben öğreninceye kadar, Çukur “yer bulunacak” kriterinden kaybeder hale gelmişti bile. Tabii burada lafını etmediğim, üstü örtük bir kriter de var: Mesela kız kıza gidilebilecek, yiyecek gibi bakılmayacak. Ama pek yok böyle yer. Ebedi arayış içindeyiz.
Metroyla Taksim’e gider ve ne yesek diye tartışırken, ben Zeynep’i acaba Beyoğlu’ndan vazgeçirip Astek’e nasıl götürürüm diye düşündüğüm an o kendiliğinden “Rakı sofrası mı kursak?” deyince nasıl sevindim anlatamam! Gittiğimizde garsonlardan biri “Siz daha önce gelmiştiniz, değil mi?” diye sorup da ağır ablalığımı tescil edince daha da sevindim. Haluk beyden öğrenmiştim burayı ve gruba gönderdiği emailde Yesek’e değil de Türkiye’den ve Dünya’dan Lezzetler‘e link verdiğini görünce, istisnai bir şekilde kıskançlık etmiştim. Ardından çok değil, iki kere daha gittim. Yasemin’le Ali Hüseyin o arada müdavimi olmuşlar bile.
Atilla’nın da bahsettiği pilakiye kereviz yaprağı koymalarıdır ilk tav olma nedenim. Bir de tereyağda karides aklımda kalmıştı. Bu sefer lahana ve yaprak sarmaları müthişti. Paçanga böreği iyiydi. Rendelenmiş kabağı çiğ bıraktıkları cevizli bir mezeleri vardı, başka yerde yemediğim. Herşey muhabbete meze olabilecek kalitede.
Ve fakat elbette genel tavırdır esas sevme sebebim. Hala kendi mahallesinin lokantası; maç yayınladığı bir Cuma bile yer var; garsonlar sempatik, esprili ama saygılı. Karı kısmısı rakı içmeye başladı ya, kaldırabilecek bir yer burası. Üstelik, tamam, üç hatun bir 35liği zar zor bitirdik ama 40′ar lira verdik. Birilerini kandırdıkça götürürüm artık.
Ki Eda da gelince girdiğimiz muhabbetler bayağı bir (ataerkil) ahlaka mugayirdi.
Haritada göster
October 16, 2011 6:29 pm · Yazan: eren · Kategoriler Etiler-Levent'te
Hemen Ceyda’nın yazısını takiben sıcağı sıcağına beğenmediğim bir yer yazayım. Ben çok önemli olduğunu düşünüyorum beğenmediğimiz yerleri yazmanın. Ben de bıktım hem artık gerçekten zevk aldığım güzel bir yemek yiyememekten, hep birşeylerin eksik kalmasından, hem de sürekli bıkbıklanan, herşeye kusur bulan, ukalalık eden kötü kişi olmaktan. Biraz da onun için yazamıyorum uzun süredir. Ama yine de yazmak gerekiyor. Çünkü Artun Ünsal’la alıp veremediğim yok tabii ama kötü şeyleri yazmamak, sonuçta anaakımla anlaşma imzalamaya, ruhunu şeytana satmaya geliyor. En azından Artun Ünsal’ın artık o lüksü olabilir, bizlerin yok. Zamanla bozan yeri de yazmak gerek.
Akmerkez yenilendi biliyorsunuz. Tozunu üzerinden atmaya çalışıyor. Herşey gıcır olmakla birlikte, Kanyon ve İstinyePark’ın iyi çözdüğü gırtlak olayında değişiklik yok ama. Food court’u beğenmiyorsanız ya Home Store Cafe var, ya S Cafe. Sinema öncesinde S Cafe’ye gittik. O da yenilenmiş. Ama olmamış. Mutfakta ve serviste en basit ayrıntıları halletmiş olmanız gerekiyor. İspanyol omletinin içinde ne var diye sorunca, aklına geleni sayıp salamı söylemeyince olmuyor. Orijinal olsun diye tabak büyüklüğünde mücver yapıp da içinin pişmesini tutturamayınca olmuyor. Peşinde olduğunuz upper scale müşteri, bildiğimiz simit ve çayı 12 liraya satınca gelmiyor. Önce bunlar kusursuz olacak, ondan sonra talep ettiğiniz müşteriyi getirir, talep ettiğiniz paraları hakkedersiniz.
Şimdi de hemen beğendiğim bir yer yazıyorum, merak etmeyin ;)
Haritada göster
July 27, 2011 11:22 pm · Yazan: eren · Kategoriler Nişantaşı-Teşvikiye'de, Şık bir yerde
Kışın bir gün yine Selçuk’la Nişantaşı’nda gezinirken kahve, hatta sıcak çikolata içelim istedik. Abdi İpekçi’den çıkarken ben “Caffe Nero’yu boşver, sıcak çikolataya orada 7 liraya vereceğine gel Godiva’da 10 lira ver” dedim. Godiva’dakinin fiyatını doğru tahmin edince, Selçuk bana menüyü göstermeden çayı tahmin etmemi istedi, 6 lira dedim, tuttu. Caffe Nero için 7 lira tahminim de tuttu. Böyle saçma bir uzmanlık geliştirdim ama ne işime yarıyor bilemiyorum tabii. Fazla şık, fazla pahalı görünse de kahveyi Godiva’da içmeye değdiğini bilmeme yarıyor. Kahveyi suyu, sütü, çikolatası ile şık tepside picture-perfect ve/veya sömürgeciye yaraşır biçimde getiriyorlar, üstelik kahvesi güzel. Sırıtmayın öyle, sömürgeci derken sizden bahsediyorum. Kahveyi yetiştiren Güney Amerikalılar ne kadar az kazanıyor, kakaoyu yetiştiren Fildişi Sahilleri’nde iç savaş ne durumda, soruyor musunuz?
Diğer şöbeleri de Nişantaşı gibi in cin top mudur bilemem ama ortam değil, kahve veya sıcak çikolata peşindeyseniz, veya ortam sevmiyorsanız, tercih edülebilir. Duble espresso 11 lira.
www.godivatr.com
July 27, 2011 10:54 pm · Yazan: eren · Kategoriler Beşiktaş'ta, Ev yemeği / Bolkepçe
Ben de evimin yakınında Balkan Lokantası gibi bir yer olsa zırt pırt orada yerdim tabii. Esnaf lokantası yemeği yiyince tabii ki insana başka yerde yenmez gibi bir his geliyor. Hem güzel hem ucuz. Ben nohut ve cacık aldım mesela, 4 lira tuttu. Selçuk da geldi enginar, bulgur ve birşey daha aldı, onunki 8 lira tuttu. Akşam saatinde bile yeterince seçenek vardı, kuru kuru değildi.
Haritada göster
July 27, 2011 10:33 pm · Yazan: eren · Kategoriler Kategori Dışı Yazılar, Makarna
Come-back‘imi heyecanlı bir haberle yapayım. Kapandığına üzüldüğümüz Fauna tekrar açılıyormuş, ama Bozcaada’da. Haber Istanbul Food’dan.
June 27, 2011 2:51 pm · Yazan: eren · Kategoriler Dışarıda / Bahçede, Meze, Tünel-Asmalımescit
Ben Yesek’e fotoğraf koymaya prensip olarak karşıyım. Yesek bir yemek blogu, yemek fotoğrafı blogu değil. Yani esas olan, yemek hakkında yazmak. Food writing yapıyoruz burada kardeşim. Fotoğraf koyuyorum, koyana laf etmiyorum, evet. O da bağnaz olmamamdan kaynaklanıyordur.
Karşı olmamın nedeni de, bir veya birkaç fotoğrafın, o yemek deneyimini, o mekanın hissini asla yansıtmaması. Mesela Que Tal’e erken gidip diğer kızları beklerken, diğer masalardakileri dinlemenin, yan masadaki date hakkında önyargılı şeyler düşünmenin ve masadaki ahşap oyuncakla bir daha bir daha salak salak oynamanın ayıp zevkini, dışarıdaki masalarda oturanlar kalksa da biz oturabilsek diye beklerken, lokmalarını, yudumlarını sayıp, en küçük hareketlilikte, “hah kalkıyorlar” diye düşünmenin heyecanını, garsonluk yapan ve sonradan dükkanın ortağı olduğunu öğrendiğim hatunun özgüvenine gıpta etmemi, kızlar gelmeden birşey ısmarlarsam alkolik kategorisine girip girmeyeceğimin ince hesabını, kızlar süslü süssüz tek tek geldikçe karşılıklı iltifatlaşmaları, dışarıda masa açıldığındaki sevincimizi, hamile olduğu için sangriamızda gözü kalmasın diye yine aynı ortak hatunun Yasemin için yaptırdığı çilekli margaritanın fikayasını, masa sonuçta yokuşta olduğu için sürekli birbirimize “sen rahat mısın orada?” diye sorgulamamızı, hava yavaş yavaş kararırken etrafın gittikçe kalabalıklaşmasını, köfteden pancarlı humusa, asma yaprağında sardalyeden chorizolu çıtır nohuta tapas’lar arası elde çatal sürekli kararsız kararsız gezinmeyi, sokak köpeği sırf önümüzde yattı diye normalde dönüp bakmayacak tiplerin gelip uzun uzun sevmesini, müziğin güzelliğini, tüm kozmopolitliğine rağmen herhangi büyük bir şehirde herhangi bir tapas bar hissini hiç vermemesini hangi fotoğraf aktarabilir ki size?
Ben yine de bir fotoğraf koyayım. Aşağıdaki fotoğraf Barcelona’da La Bodegueta’dan. Orada yediğim biberleri anıp burada da ısmarladım, pek hoşuma gitti. Daha önceki muhabbete istinaden, tapas ne olmalı diye dert etmeye gerek yok bence. Maksat içki aç karna içilmesin.

Dört hatun, tek sürahi sangria, 138 lira.
www.quetalbar.com
Daha eski yazılar »