Şimdi’de ille de vezüv

Yemek sonrası üşenmeyip Şimdi’ye yürüdük kahve için. Yanına vezüv ve tart tatin paylaştık ama bitiremedik. Doğrusu tart tatin‘le kendimizden de geçmedik. Ama müzik… Salı akşamı ve Lale Plak gecesine denk gelmişiz. Ben normalde gittiğim yerlerdeki müziklerden pek bahsetmiyorum. Bana düşmüyor. Çok güzel veya çok kötü olmadıkça dikkat de etmiyorum. Bu sefer çok güzeldi. Cazdı. Yan masada sıkı müziği ile bilinen bir gruptan bir amca vardı. Yanındaki iki hatunda da öyle çene vardı ki, amca ilgilenirmiş gibi yapıp kafa sallarken tepesindeki düşünce baloncuğu rahatlıkla okunabiliyordu “En azından müzik iyi.”

Han Cafe’de uçan salata

Fotoğraf çekmeyi beceremediğim için üzüldüm çünkü Şule’yle proje belgelerini yola sokup sokağa çıktığımızda hava o kadar güzeldi ki ilk ve tek seçeneğimiz Han Cafe oldu ve Boğaz’a nazır yemeklerin fotoğrafları pek güzel duracaktı. Hafiften üşümek ve salatamızdan parçaların, peçetelerin rüzgardan uçması da yoktu planda. Yine de memnun memnun yedik tavuk ızgaralarımızı ve biraz fazla yağlı salatamızı. (20 lira)

Pidos’ta bulgurlu risotto

Pizzeria PidosŞansıma bakın. Daha dün Ahmet Örs’ün bulgurun “yeniden keşfedildiğine” dair yazısını okuyup bulgurlu risottoyu kimin yaptığını merak ediyordum. Başkasını bilemem ama Pizzeria Pidos yapıyormuş. Selçuk öğlen yemeğini yine sokakta yemeye kandırmaya çalışınca “Pidos’tan daha uzağa gitmem” dedim ve işe yaradı. Yanında bulgurlu risotto ve yeşillikli, kajun baharatlı tavuk şişim herşeyiyle tam kıvamındaydı, üstüne üstlük çıtır yemeğiydi. Ege salatası her zamanki gibi iç açıcıydı, beyaz peyniri, dereotu, nanesiyle taze taze. Selçuk bile steak burgerini neredeyse beğeniyordu. Karamelize soğanlı, mantarlı falan amma ve lakin ekmeği yine falso, yine falso. (33 lira)

Miss Pizza’da enginarlı pizza

Aklımda kalan tadı nasıl tarif edeceğimi bilemediğimden zorlanıyorum yazmakta. Ilık bir Mayıs gecesi, Cuma. Maslak’tan Jan Fabre’den sonra buraya trafik ve kalabalık görmeden gelmişiz. Hemen dışarıdaki son boş masaya kurulmuşuz. Masa sokağın eğiminden düz durmuyor ve üstüne konan bardak ve şişeler kayıyor. İçeriden çıkanlar Yasemin ve Birol’u ayrı, Ece’yi ayrı tanıyorlar, muhabbet koyuyorlar. Birol’un teşhisiyle, belki de Milano’dayız. Önce zeytin ezmesi ve pizza hamurundan oluşan atıştırmalık denen şeye saldırıyoruz açlıktan. Ardından Ece’nin sözünü dinleyip ısmarladığımız enginarlı, rokalı ve füme domuz jambonlu crudo adlı üç pizzaya. Diğerleri de güzel tabii ama sanki enginarlı daha güzel, daha ilginç. Domates sossuz olduğundan belki. Menüde yok ama testide veya kupada şarap da var. Artık son müşteriler olarak kalkarken, Birol yine “bahşişlik bozuğunuz var mı” çekiyor bize.

Duran’ın terasında somonlu sandwich

Normalde atlayabilirdim burayı yazmayı. Yediğimiz sandwich ve snitşeller beklenen gibi, pek bir numara yok ama Duran Sandwiches’in Fındıklı’da bir iki ay önce açılan şubesinin çatı/terası, oralarda hengameden uzak oturulabilecek gizli, sakin bir yer. Türkleştirilmiş bir self-servis olduğu için de yemekler hazır olunca yukarıya getirdiler.

Divan Pub’da yağlı şnitszel

Ben nereden bileyim. Elektrik faturası ödedikten sonra caddeye yürürken baktım karşımızda Divan Pub. Orada Selçuk’un akşamdan kalma mızmızlığını susturacak birşeyler olacağını düşündüm. İstediği dana şnitzel de susturabilirdi aslında. Ben de enginar haftasına denk gelmek şerefine iç baklalı enginar yiyebilecektim sakin sakin. Ancak bir su, bir kola getirmek bile o kadar uzun sürdü ki, baştan hevesimiz kaçtı. Dolu olsa canım yanmaz. Sonra da şnitzeli bir geldi ki acaip yağlı. Hani üstünde tereyağ gelene kadar erimiş meselesi değil, kızarırken çekmiş yağı. Enginarın ne kusuru ne özelliği vardı ama güme gitti. Ama bir zeytinyağlı enginara 11,5 lira verince, insan gerçekten “içeceklerimiz nerede” diye soruyor olmak istemiyor. Sonra oturup düşünürler tabii niye çok iş yapmıyor restoranlarımız diye. (41 lira)

Zanzibar’da hellimli sebze salatası

Zanzibar’ı herşeye rağmen listeye almak gerek galiba. Çünkü Emel’le öğle vakti gittiğimizde farkettim ki ortamı, servisi, şık çiçek aranjmanları, menüsü, celebrity-spotting‘i ile başka yerlerin taklit etmeye çalışıp beceremedikleri şeyi beceriyorlar. Emel’in nasıl bir soslu olduğunu hatırlamadığım bonfilesi Fransız usulü değil Türk usulü orta yani pişmiş olarak gelmiş olsa da, benim hellimli, rokalı sebze salatam kare kare kesilip şişe asker gibi dizilmiş sebze ve hellim parçaları ile orijinal, tam ayarında bir salataydı. Tabii ucuz değil. Tüm hesabı hatırlamıyorum ama sounçta doyurmayan salata 17 liraydı.

Çengelköy’de İskele Restaurant

iskele-707929.jpgBundan iki hafta önce, lise arkadaşlarımla bir araya gelip bir meyhaneye gitmeyi becerdik, ve de bunun iki haftada bir tekerrür etmesinin akıllıca olabileceğini düşündük. Gerçi dert birbirimizi görmek değildi; zira herkes birbirini başka aktivitelerle ne de olsa görüyordu. Hepimizin derdi hafta arası Salı akşamı kaçamak yapıp biraz aslan sütü ile ağzımızı tatlandırmaktı. Yahoo’da bir grup açıp hemen 10 kişilik grubumuzun içinde anket işine girdik ve tombaladan Çengelköy İskele Restaurant’ı çıktı. Tabii ki “gelecem” namına oy verenlerin yarısı sattı ve çekirdek grubun kim olacağı ortaya hemen çıktı. Barış’la İstinye’de buluşup takayla Yeniköy’den Beykoz’a geçtik ve taksiyle yoldan geçerken Kutluhan’ı topladık ve oturduğumuz gibi ısmarladık yemekleri: Patlıcan salata, midye dolma, Çengelköy hıyarı turşusu, ahtapot salata, göbek salata, beyaz peynir. Tabii ki hangi rakı tartışması oldu, ben kazandım: Büyük Tekirdağ. Sonra Tunç geldi. 3 dakikada filan ona ayrılmış soğuk mezelerini yedi ve ara sıcakları ısmarladı: paçanga böreği, kalamar tava, kalamar ızgara. Balık yesek mi yoksa tok muyuz tartışmasında bir karambol sonucu lagos şiş ve büyükçe bir deniz levreğinin Izgarasını tabaklarımızda bulduk ve de bunun iyi bir karambol olduğuna kanaat getirdik. Meyve tabağı ve kahveler yüzünden hesabımızı iyice şişti, yoksa beleş! 330 YTL verip çıktık. Yemekler pek leziz, servis ise çok iyidi. Çekinmeden, tereddüt etmeden yeniden giderim, sadece keseye biraz zarar ama mideye ve sefaya pek yarar!

House Cafe’de kuskus

En beğendiğim yemeklerimi ben evde kendime yaparım. Başkalarında esirgemek gibi bir derdim olduğundan değil, evdeki azıcık malzemeyi karıştırarak bazen bulamaç gibi görünen, bazen alakasız duran malzemelerin bir araya geldiği şeyler olduğundan. Laden’in Nişantaşı’nda kahve içmeye kandırdığı House Cafe’de tam buna benzer birşey yedim: Karamelize soğanlı, istiridye mantarlı, çiğ çiğ ıspanaklı kuskus. Güzel baharatları da vardı. Yanına da möö salatası (akdeniz yeşillikleri salatası) yiyince hafif bir akşam yemeği, mutlu bir Eren oldu. Kuskus 7, salata 8 ya da 8.5 lira.

Yeşil Ev’de krep

yesilev2.jpgBu resmi yemekler gelmeden çektim. Yemekler gelince tekrar çekerim diye. Ama çok yerinde olmuş meğer. Pazar kahvaltısı krizi için bu sefer Emel imdadımıza yetişip Yeşil Ev’i önerdi. Varlığını hayal meyal bildiğim ama tam bilmediğim buraya Sultanahmet’in kalabalığını hızla yarıp bir vardık ki yeşiller altında bomboş, sakin bir bahçe. Hava hala serin olduğundan herkes serasında oturuyormuş. Sera da yemyeşil. Selçuk’un dediği gibi, anneannemin bizi çocukken götürdüğü yerlerden. Ya da Nişanyan’ların tabiriyle de Proust romanından çıkma. Pazar’a özel kahvaltıları olmadığından, brunch hissi verebilecek ne varsa ondan ısmarladık. Sebzeli krep, balıklı ve sebzeli olan Boğaziçi krep, sezar salatası, zeytinyağlı tabağı. Kahve ve çay. Yemekler ortamı tamamlasın, salata sosta boğulmasın isterdim doğrusu. Fakat kahveden sonra çay isteyince gönlümü fethettiler. Demlik ve çaydanlığı getirip çay bardağını getirmeyi üç-beş dakika geciktirince, hemen yeni, sıcak çay getirmeye kalkıştılar. (55,5 lira)

yesilev2-798836.jpg

www.istanbulyesilev.com