HD’de iskender

Selçuk’un İskender aşermelerinden biri. Kalktık, Metrocity’e gittik. Tam öğlen yoğunluğunun azalmaya başladığı bir saat, 2 gibi. Bir ve bir buçuk porsiyon iskender, salata, turşu ve şıra ısmarladık. Servis harika işleyen Fordist bir düzen. Masa silen adam, sipariş alan garson, içecekleri dağıtan adam, ana yemekleri dağıtan garsonlar, tereyağ döken adam hep farklı adamlar. Siparişleri pos’la alıyorlar, ona göre tıkır tıkır geliyor yemekler. Bu veriyle bir Perşembe günü öğlen saat 2’de kaç tane bir buçuk ısmarlanacağını da tahmin edip mutfakta sipariş beklemek hazırlamaya başlıyorlardır. Takdir ettim. Salata kocaman, zengin. İskenderler harika olmasa da iyi, Ankara usülü incecik yapraklar halinde. Çaylar seri bir şekilde geliyor. İyi yemek ve servisi food court‘a uyumlu hale getirmeyi becermişler. Bu sayede fiyatları da astronomik değil.

Ahtapot’ta lüfer

Emre lüfer ve palamudun bolluğundan, hamsinin azlığından bahsedince, akşam balık yemek farz oldu ve Beşiktaş’a gittik. Diğerlerinde yer olmadığından veya çarşı muhabbeti koyu göründüğünden, Ahtapot’ta oturduk. Bir çinekop, bir lüfer, midye tava, salata ve su. Garson anladı sadece yiyip gitme derdinde olduğumuzu. Ama servis o kadar yavaştı ki mümkün olmadı. Hatta balıkları yerken, kalamar görünce ısmarladık ve o kadar bekledik ki pişman olduk. Değmedi de zaten. İspanya’dan gelen donuklarından yapmışlar, fazla da yağlı olmuş. Hala İstanbul’da harika kalamar tava yapan neresi var bilmiyorum. Yanında bir bira ile, sadece kalamar tava yemeye gitmeye değecek bir yer biliyor musunuz? Lüfer ise bence İstanbul’luların gereksiz abarttığı bir balık. Yan masadaki adam, misafiri David’e lüferin balıkların kralı olduğunu anlatıyordu. Bence çinekop hali de, sarı kanat hali de lüferden halinden çok daha lezzetli.

Bir an listeye almayı bile düşündüm Ahtapot’u, efendi efendi balık yenebilen rakı içilebilen ortalama bir yer diye ama hem servisin yavaşlığı, hem sigara dumanı hem de 46 lira hesap (lüfer 16 lira, yuuh!) vazgeçirdi.

North Shields’da ıspanaklı krep

Annemle Teşvikiye’de 19:20 seansına yetişmeye niyetlendiysek de taksi şoförü gitmeyi kabul etmediği için İstiklal’de bulduk kendimizi. Allah’tan AFM’de bir kırk dakika sonra başlayan bir seansta oynuyordu Döngel Karhanesi (evet, hata). Kırk dakika içinde bir yerlere oturup, birşeyler atıştırıp, geri gelmek gerçekçi gelmediğinden üst kattaki North Shields’a çıktık, hızla soğan halkası, ıspanaklı krep ve Efes Light ısmarladık. Ispanaklı krepin görüntüsü harika olmasa da tadı şaşırtıcı bir şekilde iyiydi. Hem de sadece bol beşamelli olduğundan değil. Genelde ucuz bir yer değilmiş. 35 lira verdik. En azından seansa zamanında yetiştik.

Özkonak’ta kazandibi

Selçuk yine mantı yedi. Ben nohut-pilav aldım. Nohut yumuşacıktı. Ardından çayın yanına yediğimiz kazandibi çok başarılıydı. Fazla tatlı değil, fazla sütlü değil, yanığı ise tam ayarında lezzet katmış. Galiba 15 liraydı.

Yakup’ta tarama

Bir hata ettim, çok geç yazıyorum bunu. Sözün özünü unutmadım ama. Ümit ve Emel, Pazar akşam üstü keyifli keyifli yemek yemelerine bizi de katmadı istedi. Yakup’taki herkes de öyle sakin bir akşam peşinde belli ki. Yakup bey bizzat selamlamayı ihmal etmedi Giray, Selçuk ve beni, geldiğimizde. Sofrada rakı ve mezeyle esasen iki konu konuştuk: sanal alemde kimlik danışmanlığı ve taramanın rengine rağmen güzel olması. Diğer mezelerde bir numara yoktu. Taramanın tek numarası da zaten sarı-beyaz olmasıydı. Kusur mu, değil mi, bakalım, bir daha tadalım derken bitiriverdik. Çinekop ve lüfer yedik. Daha doğrusu çinekop dururken niye lüfer yedi onlar anlamadım. Sonunda da gereksiz yere üç tatlı alıp bitiremedik. Pafuli’de adam başı 50 liraya ziyafetten sonra, burada 5 kişiye 240 lira bana çok geldi. Aslında biliyorduk tabii Yakup’un pahacı olduğunu ama karşılaştırmak daha bir fena oluyor.

Çiya’da hepsinden, hepsinden!

Demekle olmuyor. Çiya’ya yarı tok gitmek gerektiğini bildiğim halde, yine kan şekerim feci düşmüş bir halde gittim. Halama bayram ziyaretine gitmek için ailece karşıya geçmemizden istifade, Çiya’ya gittik. Hem annem hiç gitmemiş hem de Yemek ve Kültür dergisinin üçüncü sayısı çıkmış. Abone olmak veya bir bayiden almaktansa, iyi bahane olduğu için Çiya’ya gidip alma prensibindeyim.

Yine çok yedik ve yine farklı farklı tatları karman çorman ettik ama yine hepsi birbirinden ilginç ve lezzetliydi. Bu sefer keşkek zaafımın kurbanı oldum. Bana göre fazla kırmızı biberli olduğundan tam tadına da varamadım ama harikaydı. Ismarladığımız diğer tüm yemekleri de sayayım: mısır çorbası, içli köfte, falafel, ekşili kebap, şevketibostan, keşkek, keledoş, firik pilavı, lahmacun, Ali Nazik kebabı, Çiya kebabı, dereotlu limonata, karadut suyu. Bazılarını ikişer ikişer ısmarladık. İçli köftenin sıcak olmaması dışında fazla karabiber, vıcık yağ gibi bir kusuru yoktu. Ukalası olamayacağım falafeli beyler sevdiğine göre iyi demektir. Limonata pastane limonatasının hafif dereotlusu gibiydi. Hepsi güzeldi, hepsi.

10 lira olan dergi, 85 liralık hesap ve sonra babamın iki kapı aşağıdaki sahafta bulduğu 140 liralık, 3 ciltlik Osmanlıca deyimler sözlüğü ile bayağı pahalıya patladı!

www.ciya.com.tr

Baylan’ın musları

Çiya’nın üstüne Baylan’a gitmek “seven deadly sins” arasına giriyor ama gittik işte. Ben yine yeni birşey deneme merakına kapılıp mus şokolanın kup griyenin yanında çok vasat kalan mus frambuaz istedim. Kup griye ve mus şokola ve mus kestane de ısmarlayıp hepsini beşimiz paylaştık. Mus kestane, solucan kestane püresi demek. Frenkçesi vermicelli. Kup griyenin ünü kadar iyi birşey olup olmadığını, dekoru yenilemeleri, modernleşmeleri gerekip gerekmediğini tartışırken, mus şokolanın hakikaten iyi olduğuna karar verdik. Kasada hesabı sahibi Harry Lenas’a öderken biz içi Bailey’s’li çikolata ikram etti. Anne adamın bayramını kutladığı için takıldık ona. Sonra Ahmet Örs’ün yaptığı röportajı okumak için Sabah aldık.

www.baylanpastanesi.com

Mezzaluna, nihayet

Yıl 2003. Bir haftalık ağır bir konferans dizisi düzenlemenin ardından, 11 Kasım Pazartesi günü harcamalarla ilgili hesaplar yapmaktaydık ve ben sıkıldığım halde Laden dişimizi sıkıp bitirmemiz konusunda beni ikna etmeye uğraşmaktaydı. “Bak bugün bitirirsek seni hafta sonunda Mezzaluna’ya götüreceğim” diye kandırdı beni. O haftasonu götürmedi. Sonraki birçok haftasonu veya hafta içi de götürmedi. Kaç kere şakayla karışık laf soktum bilemiyorum.

Yıl 2005. 4 Kasım’da Laden beni Nişantaşı’ndaki Mezzaluna’ya götürdü. Nihayet! Bayramın ikinci günü ve Cuma olduğu için dopdoluydu. Önce beyaz Türk aileler geldi. Vakit ilerledikçe yerlerini beyaz Türk gençlerine bıraktılar. Önce bol (fazla) domates soslu kum midyesi paylaştık. Sosu güzeldi, ekmek bandık bol bol. Gelen su kasesinden anladık ki elimizle de yiyebilirdik ama hanımefendi davrandık. Ardından tabii ki, şüphesiz ki makarna yedik. O kum midyeli spagetti yedi. Ben de deniz mahsüllü linguine. İki kum midyesi yemeği olmasının suçlusu benim. Bir de bir İtalyan kırmızısı paylaştık, Valpolicella. O gürültü, sigara dumanı ve şarapla iyice kafayı bulunca kahvenin yanına ben hemen bir mango sorbesi istedim. Hesabı Laden ödediği için ne tuttu bilemiyorum. Pahalıcaydı. Yemek çok iyi miydi? Değildi. Çok kötü müydü? Hayır. Zaten Mezzaluna’nın iddiası da belli bir mediocre kalite tutturmak. Memnunduk. Etraftaki herkes de memnundu. Ama sigara dumanından kaçıp kendimizi dışarı attığımızda Laden’in başı ağrıyordu. Balkan dj müziği dinlemeye gidecektik ama başka bir mediokrasi mabedi olan The House Cafe’de kahveden sonra döndü evine netekim.

www.mezzaluna.com.tr

Saraylı’da makarna

Yine Osmanbey’e gittik, yine öğle saatleri, yine açız. Pangaltı’ya yürüyüp Saraylı’ya girdik. Selçuk hemen makarnayı gördü: hani spagettidir, salçalı ve yağlıdır. Fazla pişmiştir, yağları parlar. Okul yemekhanesini hatırlatır. Çok severim. Bir de cacık aldı. Ben bir ezogelin, bir kabak dolması, bir de Eker marka yoğurt aldım. Kabak dolmasına o kadar karabiber koymuşlar ki et kısmını bıraktım. makarna da gereksiz biberli acılıydı. Doyduk. (11 lira)

Sütiş Kebap Dünyası’nda içli köfte

Emre’yle ayrıldıktan sonra, Taksim meydanından fazla uzaklaşmaya üşenip Sütiş Kebap Dünyası’na gittik. Ben ana yemek istemeyip iki içli köfte ve (bana göre fazla acı olduğu halde) gavurdağı salatası alıp, Selçuk’un karışık kebabına sulandım. Ardından da şekerparesine sulandım. Beklentimizi karşılayan ortalama bir yemek olabilirdi ama birkaç falso yaptılar: Ayran getirmeyi unuttular, hesaba dahil etmeyi unutmadılar. İyi yıkanmamış çay kaşığı ve çay tabağı getirdiler. Kadın tuvaletinde tuvalet kağıdı yoktu. Servisin böyle aksamasına sebep olacak bir kalabalık falan da yoktu hani. (25,25 lira)