Divan Pub’da sezar salatası

Mesela sezar salatanızı ancak Divan Pub’unki gibi yaparsanız isteyebilirsiniz bi salataya 25 lirayı. Üç adet şişko, güzel ızgara edilmiş jumbo karides, dilim dilim parmesan, ayarında sos ve marul. Tekrarlıyorum, marul. Göbek değil, marul. Marul, marul, marul. Divan Pub açıldıktan bir gün sonra, otel resmen açılmadan bir ay önce gittiğimde yedim bunu. Kapanmadan önceki son deneyimimin ekşi tadı hala damağımda. Dolayısıyla şımarmasın hemen otelin PR’cıları.

www.divan.com.tr

Astek’te sarma

Boylam hesabı John Harrison’un saati ile çözülene dek, imkansız birşeye kalkışmak manasında “boylamı keşfetmek” diye bir tabir varmış. İstanbul’da gidilebilir meyhane bulmak da öyle birşey artık. Kriterler belli–ki hepimiz için aşağı yukarı aynı: Makul fiyatta olacak, servisi iyi olacak, buz geldi, ekmek gitti kavgasına gerek olmayacak, mezeleri, orijinalden geçtik, lezzetli olacak, mümkünse Beyoğlu civarında olacak veeee Cuma veya Cumartesi akşamı yer bulunacak. Bazılarınız meyhanecinin karakteri ile ilgili kriter ekleyebilir tabii ama ben o kadar ataerkil değilim. Benim repertuarımda Taksim Oto Yıkama vardı bir ara. Çok kısa süre Karaköy Lokantası tam isabetti. Ben öğreninceye kadar, Çukur “yer bulunacak” kriterinden kaybeder hale gelmişti bile. Tabii burada lafını etmediğim, üstü örtük bir kriter de var: Mesela kız kıza gidilebilecek, yiyecek gibi bakılmayacak. Ama pek yok böyle yer. Ebedi arayış içindeyiz.

Metroyla Taksim’e gider ve ne yesek diye tartışırken, ben Zeynep’i acaba Beyoğlu’ndan vazgeçirip Astek’e nasıl götürürüm diye düşündüğüm an o kendiliğinden “Rakı sofrası mı kursak?” deyince nasıl sevindim anlatamam! Gittiğimizde garsonlardan biri “Siz daha önce gelmiştiniz, değil mi?” diye sorup da ağır ablalığımı tescil edince daha da sevindim. Haluk beyden öğrenmiştim burayı ve gruba gönderdiği emailde Yesek’e değil de Türkiye’den ve Dünya’dan Lezzetler‘e link verdiğini görünce, istisnai bir şekilde kıskançlık etmiştim. Ardından çok değil, iki kere daha gittim. Yasemin’le Ali Hüseyin o arada müdavimi olmuşlar bile.

Atilla’nın da bahsettiği pilakiye kereviz yaprağı koymalarıdır ilk tav olma nedenim. Bir de tereyağda karides aklımda kalmıştı. Bu sefer lahana ve yaprak sarmaları müthişti. Paçanga böreği iyiydi. Rendelenmiş kabağı çiğ bıraktıkları cevizli bir mezeleri vardı, başka yerde yemediğim. Herşey muhabbete meze olabilecek kalitede.

Ve fakat elbette genel tavırdır esas sevme sebebim. Hala kendi mahallesinin lokantası; maç yayınladığı bir Cuma bile yer var; garsonlar sempatik, esprili ama saygılı. Karı kısmısı rakı içmeye başladı ya, kaldırabilecek bir yer burası. Üstelik, tamam, üç hatun bir 35liği zar zor bitirdik ama 40’ar lira verdik. Birilerini kandırdıkça götürürüm artık.

Ki Eda da gelince girdiğimiz muhabbetler bayağı bir (ataerkil) ahlaka mugayirdi.

Güler Ocakbaşı’nda kaşarlı fıstıklı

Ege’nin ve Burak’ın yazdıklarından sonra burası için de bana yazacak birşey kalmamış gerçi ama ben de “he, uygundur” diye kafa sallamak istiyorum Güler Ocakbaşı için. Benim deneyimimi eğlenceli kılan ocakbaşına, hem muhabbetten geri kalsam sorumlu tutulmadığım hem de Ahmet Usta’yı iş başında izleyebildiğim köşeye oturmam oldu. Hem etleri şişe diziyor, kömür ateşini ayarlıyor, eşeliyor, şişleri çeviriyordu, hem etrafı sürekli toparlıyor, tezgahını siliyor, işi bitmiş şişleri, boşalan tabakları yerlerine koyuyordu, hem bizim muhabbetimizi dinleyip arada laf atıp, fıkra anlatıyordu hem de telefonla arayan müdavimlerin siparişleri alıp garsonlara talimatlar yağdırıp hesap vakti gelen masanın neler yediğini takır takır sayıyordu. Müthiş. Uzun zamandır ne böyle iş aşkına ne böyle bir yemek yapma zevkine şahit olmamıştım. Üstelik Pınar’ın kaburgadan çekinmesi üzerine bize Karaman’la Kıvırcık kuzunun farkını, ukalalık etmeden anlattı.

Benim tav olduğum an, sarmısakları bıçağının kenarıyla dövüp, doğrayıp, kuzu etlerini şişe geçirmeden önce bu sarmısak, kekik ve pul biberle mıncıkladığı an oldu. Fıstıklıya kaşar koyması, kaşarlı mantar yapması, ezmeyi yapma hızı gibi şeyler de olabilir. Hem iyi, hem yeni. Ne şiş yanıyor, ne kebap (pardon, dayanamadım).

Esra Nuri’yi aradı. Nuri “biz dört erkek Güler’deyiz” dedi. Onları oraya Kaan’ın götürdüğü anlaşıldı. Esra, “biz de dört hatun size katılalım o zaman” dedi. Dört hatun gittik. Pek eğlenceliydi ama haremlik selamlık oturduk. Yedik içtik. Kaan gecenin sonunda “ben çağırmıştım” dedi. Zaten müdavim. Sağolsun hesabı o ödedi. Uzun lafın kısası hesap ne tuttu bilmiyorum.

Güler Ocakbaşında maç öncesi

Taraftarlık müessesinde çok eski olsak da kombine rahatlığıyla geçen senelerden sonra adetten olmuş, maça rakı muhabbeti yapmadan gitmemeye çalışıyoruz. Pazar günü Trabzon maçı olunca Beyoğluna mı gidelim Samiyen yakınında mı takılalım derken Güler Ocakbaşında karar kıldık. Bu fırsatla Güler’i bilmeyen arkadaşları da Güler Ocakbaşıyla tanıştırmış olduk.

Pazar günü saat 3 gibi damladık Güler’e, sokağın bitirim havasıyla beraber mekanda pazar öğleden sonra olmasının bir sakinliği var. Yeni Rakıcıyız ama Yeşil Efe seven Caner’i bozmamak için Yeşil Efe içelim dedik ve bir büyük söyledik yanına da tabii acılı şalgam. Cevat abi meze olarak ne getirelim diye sorunca sen mi tepsiyi getirirsin biz mi bakalım derken en güseli gidip dolaba bakmak. Ortaya tulum peynir, gavurdağı, barbunya pilaki, yoğurtlu cevizli kabak, fırında yeni közlenmiş patlıcan, güveçte mantar, fındık lahmacun, söğüş, duble kuru cacık. Cevat abi, “abi bu kadar yeter başka bir şey yiyemeyeceksiniz” diye konuya girdi, tabii masadaki derin potansiyeli bir an unuttu. Mezeler geldikçe geliyor, Yusuf “olm bunları kim yiyecek” diye söylenip bizden önce götürüyor. Bu arada Beşiktaş maçının skoru geliyor masaya, Ahmet Usta da yanımıza gelip “bugün yenin bizi lider yapın” derdinde bir Beşiktaşlı olarak. Biz de “Ahmet abi bize ne yapacaksın” diyoruz sıcak olarak; Caner sakatatçı olarak “abi böbrek var mı?” diye atlıyor. “Olmaz mı?” Böbrekle başlıyoruz ki ben böbrek sevmem: böbrek lokum. Yerken bir porsiyon daha söylüyoruz.  Bu arada fıstıklı kaşarlı kebap ocakta, çöp şiş ve kuzu şiş de masada. Biz hazma yardımcı olmak için rokaya dadanıyoruz Cevat abi bize roka yetiştirmekle meşgul, 4 veya 5 porsiyon roka geliyor. Bu arada biz 2. büyük rakıyı devirmişiz, bi ufak daha söyleyelim mi derdindeyiz bir ufak daha geliyor ama onu bitiremiyoruz maça yetişmemiz muamma, 20 dakika kaldı. Biz yine Güler Ocakbaşı’ndan memnun ayrılarak koşarak Samiyenin yolunu tutuyoruz.

Gecenin hediyesi 4 kişi 260 lira

Güler Ocakbaşı güldürdü!

Ocakbaşı yapalım dedik, ama en kral ocakbaşı önerisinin grubun en sosyetik elemanından geleceğini tahmin edemedik. “Tabi ki Güler’e gidicez” dedi Tülin. Nişantaşı’nın en nezih bir sokağında oturan bu arkadaşın önerdiği mekan, Harbiye’de, sanki sadece erkeklerin geçtiği izlenimi veren bir sokakta konuşlanmış. Adresi öğrenince daha da bi meraklandık tabi. Periyodik olarak görüşüp kaynattığımız 9 kişilik grubumuzla Güler Ocakbaşı’nın yolunu tuttuk. Çok geniş bir mekan değil ama ocakbaşı konsepti için yeter de artar büyüklükte. İlk elden servis edilen sıcacık, koca göbekli pideler, peynir ve tereyağı hepimizde huşu yarattı. Rakılar dolduruldu, yanına gavurdağı, fındık lahmacun ve patlıcan salatası ısmarlandı. Ben aslında bunlarla doymuştum. Ama ekip sağlam, devam ettiler. Taze pişmiş sıcak pidelerin sirkülasyonu da devam etti. Ben de bizimkilerin yediklerine ufaktan yancı çıktım. Kuzu şiş yumuşacık, fıstıklı-kaşarlı kebap bir harika, sebzeli şiş hafif, lahmacun hem incecik hem de kıyması güzel. Servis elemanları güleryüzlü, servis de hızlı sayılır. Tabi ortam çok kalabalıksa ara sıra kendinizi hatırlatmanız hayrınıza olur. Ocakbaşındaki amca kafa bir tip. Sohbete girilebilir. Fiyatlar makul. Kuzu şiş 10’du yanılmıyorsam, lahmacun 3, mezeler 5-8 arası. Dokuz kişi çılgınca yiyip içip güzelleşmeye 350 ytl civarı ödedik. Ortamda üst düzey yöneticileri, yabancı misafirlerine ocakbaşı tanıtımı yapanları ve mahallenin öz be öz sakinlerini bir arada görmek mümkün. Bu bakımdan Güler’in ortamını Umut Ocakbaşı’nın sen-ben-bizim oğlan ortamından daha heterojen buluyorum. Tamam, sokak bir huzur noktası sayılmaz ama daha sonra defalarca gittik ve başımıza kötü bir şey gelmedi. Sağda solda, gecenin bi vakti, gezinen veya sadece duran adamlara aldırmayın, olsun bitsin.

Adres: Elmadağ Dia’nın yanındaki sokağa girin, yılmadan ilerleyin. Sol köşede. Kalabalık olacaksanız rezervasyon yaptırmakta fayda var. Hafta içi baskını planlıyorsanız muhtemelen mekan sakin olur.

Detaylı bilgi için: www.gulerocakbasi.com

Sultanahmet Köftecisi’nde mercimek çorbası

Şimdi Sultanahmet Köftecisi’nin, zincir olanının, halkla ilişkilerinden falan resmi cevap falan gelir ama umrumda değil. Hani piyazi bozmayı anlıyorum. Piyaz kimsenin tapulu malı değil, devir değiştikçe o da değişebilir, olabilir. Ama mercimek çorbasını bozmak marifet ister. Bana sorarsanız su, tuz ve mercimek yeter. Kendi başına yeterince lezzetli birşey zaten. Patatesmiş, havuçmuş, unmuş, baharatmış, yalan bunlar ama onlar da bir dereceye kadar kabul edilebilir. Ama sentetik bulyon koymanın nasıl bir mantığı var? Bu snobca bir soru değil, düz ticari bir soru. Hem maliyet arttırıp tadını bozmanın nasıl bir açıklaması var?

Dans gösterisine yürürken, “nolur çorbayı unutturacak kadar iyi olsun” diye geçirdim içinden ama pek ihtimal de vermiyordum. Çorba değil dans hakkında bir blog’um olsun isteyecek kadar iyiydi: adı aKabı.

Çorba ve piyaz 5 lira.

Tiyatroda Meyhanede

Meyhanede Albert’in telefonuna cevaben 1 ay sonra arayınca o da beni tiyatroya davet etti. Ne olduğunu o da tam bilmiyordu ama rakılı bir tiyatro dedi, oturup içiyosun, tiyatroyu izliyorsun, hatta tiyatronun bir parçası bile olunuyor galiba gibilerinden bir tasvirde bulundu. Ben de Cuma akşamı eğlencesi için ilginç buldum, neden olmasın ki dedim. Cuma günü detayları ile arayınca internet araştırmamı da yapabildim: http://www.odatiyatrosu.com/ Yiyip içeceğiniz resimde gördüğünüz kadar, fazlasını beklemeyin. Ha bir de Yurt marka konserve barbunya pilakisi. Hediyesi 35 lira, süresi tek perde. Sonrası için karın doyurma için biryerler şart!

Despina’da imam bayıldı

Despina’yı kin tutar gibi hatırlayan Selçuk, pek bir beğendi ama hemen yazacak kadar değil. Korsan bildiri yapar belki.

Peynir, kavun, göbek salata, 20lik Tekirdağ standart. Ekmeklerin iki yanı kızarmış. İmam bayıldısı bütün bütün sarmısaklı, çam fıstıklı. Patlıcan salatası humus kıvamında, pütür hiç yok, hatta belki tahinli. Patates salatası bol otlu pek güzel. Yaprak ciğer yine çok başarılı. Patates kızartma yine elle kesilmiş. 73 lira

despina2.jpg

Fotoğraflarını gizlice çektiğimiz yan masada, tahminen garip bir sessizlik anında ikisi de dikiyor rakıları.

despina1.jpg

O akşam dolmayan masalardan. Yerdeki karolara dikkat.

Despina’da patates kızartma

Despina

Öğrendim Despina’nın yerini. Biri bahsetmişti, sonra da Tuba adını duymuş, yerini bana sormuştu. Eşref saati bugünmüş. Kurtuluş son durakta Carrefour’un yanından girilen sokak üzerinde. Tabelası lacivertli sarılı Efes Pilsen logolu, Despina yazısı tam şu anda gözünüzün önüne gelen puntoda.

Hem giriş hem tüm avlu sarılı siyahlı eski usül karolardan. Rengi de deseni de yeni eskilerden farklı, orijinal. Girişin hemen solunda kocaman oda. Belli ki kışın orası iş yapıyor sadece. Holü geçince üçgen avluya çıkılıyor. Avlunun solunda fıskiye, sağında duvar, karşısında çardak altında masalar var. Çardak altı değil balkon demek daha doğru belki çünkü önü diğer binalar göre daha yüksek açıklık. Yağmur yağmasa avluda da masalar olacak belki.

Meyhane burası. Rakı, meze ve fasıl grubu. Büyük doğumgünü grubu da var, “dostuyla” gelmiş adam da var, kankalar da var, bizim gibi iş arkadaşları da var, bizim gibi olmayan iş arkadaşları da. Bizim gibi olmayanlar gömlekli olanlar. Bizim grup bana tek tek dövmelerini gösteriyor, fasıl grubundan hangi parçayı isteyeceğini bilmiyor. Alper iş arkadaşlarının fikirlerini sömürüp bir rapor yazmış, sonra aldığı parayla bunları bir yemeğe götüreyim demiş. Aa, bir de yaşlı bir çift vardı, dünya tatlısı. Yaş seksen küsur. Evde yemek pişirmeye üşenmişler belli ki. Efendi bir saatte kalktılar zaten.

Standart meze çeşitleri. Ezmesi fena değil. Kuzu ciğeri harika. Izgara köftesi, şişi, pirzolası var. Şişte şimdi kesinlikle anlatmayı beceremeyeceğim tad var. Tahminen marine ve ızgara ediş şeklinin bir kombinasyonu olan, hem çok standart hem de bana çok nostaljik gelen bir tad. Son darbe patates kızartması. Elde kesilmiş. Bazıları fazla kalın, içi pişmiş ama tatlı. İnce olanları çıtır. Çok yağ içmemiş. Vaktiyle Marmaris’te ev ararken, bir apartmandan gelen patlıcan kızartma kokusu o kadar etkilemiştim ki, merdivenlerine oturuverecektim. “Neyse ne, ben bundan sonra burada bu hayatı yaşamak istiyorum” diye geçirmiştim içimden. Patates kızartması da aynı hissi verdi. Ben kızarmış patateslerin böyle olduğu bir yerde, zamanda yaşamak istiyorum.

8 kişiye iki Yeni Rakı’yla 220 lira.

Kristal Ocakbaşı’nda şişte incir

Her Türkiye’ye geldiğinde ocakbaşına götürdüğümüz bilgisayar ağları prüfüsür ağabeyimizi bu sefer de Kristal Ocakbaşı’na götürdük. İki hafta önce damağımızda tadı kalan gavurdağı salata ile açılışı müteakip akın akın kebaplar gelmeye başladı ortaya: çöp şiş, kanat, kaburga, adana. “Bir fiş bir alışveriş” misali, bir kebap bir duble formülünü tutturmaya çalışırken, gelen fındık lahmacun ve fırında patatesleri o kadar beğendik ki, bu nadide lezzetlerden birer tane daha istemeye utandık, bu arada. Mekanın müdavimlerinden birinin adını söyleyiverince, laf arasında, “Bir emriniz var mıydı?” diye bittiler yanıbaşımızda, hazırolda, anında. P2P protokolleri derken kimbilir kaç şirket kurduk muhabbet sırasında. Şişenin dibini gördüğümüzde, sürekli meyva ikram etmekten vazgeçtiler sonunda. Şişte pişmiş kaymaklı incirler, profumuzu memlekete dönmeye ikna etmeye yeter mi ya? Olmadı bir kaç ay sonra yeni bir ocakbaşı yaparız da. 3 kişi 1 büyük yeşil Efe 125 ytl.