Turhan’da şevketibostan

turhan

Kadıköy Nüfus Müdürlüğüne bir iş için uğradıktan sonra öğle yemeğinde atıştıracak bir yer ararken sevimli ve sıcak bir mekan  olan Turhan lokantası karşıma çıktı. Günlük yemekleri arasında etli kereviz, maş corbası, kuru fasulye ve şevketibostan yemeği vardı.

Şevketibostan her gün bulunacak bir yemek olmadığı için onu tercih ettim. Sonra merak edip bir de az etli kereviz yemeği yedim. Lokanta antep yemekleri yapan bir yer olarak tanıtıyor kendisini, ama şevketibostan Ege yöresinin bir otu diye biliyordum. Güzel yemeğin bir yöresi yok zaten. Çok lezzetliydi.

Dekor da sevimli, parke, ahşap sandalye ve iskemle, yerden tavana pencereler, şirin bir sokak köşesinde ve hafif çalan eski Türkce şarkılar eşliğinde. Çiya’nın bozulmasından önceki Çiya gibi gibi. Uğrayın.

Çay ve şerbet ikram ettiler, toplam 14TL tuttu.

Pavlonya sokak 15, Kadıkoy

Trabzon Kültür Derneği

Yaklaşık bir ay gecikmeli olarak Giray’ın hediyesini verebilmek için tam ekip toplanıp 3 saat kadar uğraştık; sonunda oldukça da başarılı olduk. Ama sonrasında üzerimize çökmüş olan yorgunluğa Giray’ın hamsinin çare olacağını düşünmesi tabii ki karşıya geçip hamsiyi sadece sezonunda servis eden restauranta yönlendirdi. Eren, Yasemingiller yeşillenmesin diye bize bay derken biz Abbas misali yolumuz tuttuk.

Hepimiz acıkmıştık ama buna rağmen gelen tepsiden az birşeyler almayı becerdik: uskumru marin, levrek marin, kavun. Salatamız Giray’ın varlığında tabii ki çoban olmak durumunda. Garsonun yöresel yemeklerden ister misiniz sorusuna tabii ki de hay hay dedik: pazı kavurma, fasulye turşusu kavurması, kuymak, karalahana sarması, hamsili pilav. Giray’la Meltem bir 20lik yeşil Efe içtiler, 154 ile papaz olmamak için bende Yeşilaycılık oynadım, sağolsun Selin’de bana katıldı. Aslına bakarsanız bunları yedikten sonra doymuş olmamıza karşın yeterince hamsi yememiş olduğumuzu düşünerek 10 adet hamsi kuşu istedik ve Meltem’e peynirli versiyonunu anlattık. Tatlı bir son için de bir kase nar, bir porsiyon laz böreği yedik ve çaylar içtik. Toplamına 4 kişilik bu gayet lezzetli ve doyurucu yemek için 195 TL ödedik.

Trabzon Kültür Derneği’ni 5-6 sene önce bir kişi anlatmıştı, çok güzel döner yapıyorlar diye, ama sadece haftasonu var gibi birşeyler demişti. O zaman telefonla arayıp artık döner yapmadıklarını öğrenince vazgeçip unutmuştum. Sonra geçen sene Nalan götürdü ilk defa. 3-4 kere daha gittim başkalarıyla; her defasında çok memnun kaldım. Selin’e deyişiyle “yaptıkları herşeyi çok iyi yapan ve lezzetli olan” bir yer, hala kötü birşey yemedim. Ramazan sırasında tesadüfi olarak gittiğim ve sadece iftar yemeği olan günkü fiks menü yemekleri bile çok iyiydi, hele o gün servis ettikleri pastırmayı hala unutmuş değilim. Pazı kavurmasının nasıl ağızda eridiğini, turşu kavurmasının hafif acı hafif tuzlu tadının kararını yazıyla ben tasvir etme yeteneğine sahip değilim, en iyisi gidin deneyin. Aşçıların tereyağı konusunda elleri bol; söylemedi demeyin!

www.trabzonkultur.org.tr

Agora Restaurant’ta sıra arkadaşımla

50441247

Hiç bu yaşta bir sıra arkadaşımın olacağını düşünmezdim ama durumlar, tutumlar ve yaklaşımların kesişmesi ve bunun enlem, boylam ve zamanın da kesişmesiyle beraber ortaya çıkan durumsal uzayzaman böyle keyifli bir dostluğu kazandırdı bana. Tuncay’ın eskiden mahalle meyhanesi olarak iş çıkışı gittiği Agora Restaurant’a beraber gitmek ne artık mahallesi, ne de aynı işin çıkışı olduğu bir zamanda gittik. Bahsetmişti bir iki kere; kuzu çevirme yapılan çok salaş bir yer var diye Bağlarbaşı’nda, birgün gideriz diye. Nasip artık sıra arkadaşlığımızın bittiği ama konuşacaklarımızın bitmediği bir zamanaymış meğersem.

Mekanı nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanki en yakın benzetme akşam kıraathanesi olacak. (yanında normali var; çaylar ordan geliyor) Genelde erkek nüfusa sahip, sadece bir kere bira içen (sanki birahanedeymiş gibi) kadınları gördüğüm bir mekan. Duvarlar lambri; tuvaleti alaturka. Oto yıkama ile karşılaştırıldığında daha üst sınıf. Sigara içiliyor, televizyonlarda genelde maç türevleri gösteriliyor. Masalardaki muhabbet bir agoradakine benzer.

Mezeler mutfak önündeki dolaptan seçiliyor. Dolap üzerindeki aralıktan mutfak da gözüküyor. Meze çeşitleri arasında genel geçer mezeler de var, ama biz özellikle sevdiğimiz için şunlara kitlenmiş durumdayız: Beyin Salatası (benim favorim; menüde gördüğüm zaman illa ki ısmarlarım), Arnavut Ciğeri (Tuncay’ın favorisiymiş), Rus salatası (babamın favorisi), Çoban Salata (abimin favorisi), Acı ketçaplı patates kızartması (eşimin favorisi) (fabrikasyon değil, normal patatesin soyulup kesilmesi), Yarım kilo Kuzu Çevirme, Meyve tabağı. Bana bira, sıra arkadaşıma 20lik Yeni Rakı. Yan taraftaki kıraathaneden çaylar. Bu menüye 105 TL, bir gidişimizde et kalmamıştı, 85 TL ödedik diye hatırlıyorum.

Aslına bakarsanız içimden bir ses burayı anlatma, paylaşma diyor. Agora’nın sizler tarafından keşfedilmemesini tercih edebilirim. Bozulmasın; beyazlaşmasın. Zaten herhalde o mahalle arasında olmaz …

Özgür Şef’te pazar keyfi

Bilen bilir pek etle aram yoktur aslında. ancak etrafımda kurabiye canavarının etçil haliyle dolaşan 4 kasap olunca, yolumuz “et”e düştü. Ataşehir’deki özgür şefin kapısından içeri attık kendimizi. Dükkanda menü yok. Biz ortaya söyledik. önce sucuk, sosis ve köfte geldi ortaya. yanında pek leziz salatalar. sosisler uzun zamandan beri yediklerim arasındaki en iyilerdi. yanlarında getirdikleri ekmekler tazecik, böl tahıllı. ardından yine ortaya 2 antrikot ve 1 lokum söyledik. lokum, t-bone’dan yapılıyormuş. hakikaten lokum :) çok su, 3 kola, 1 ayran… aslında iyi şarap kavı varmış gibi görünüyordu, ancak biz zaten bir gece önceden kalmaydık, pas geçelim dedik. ardından ben bir americano söyledim. beyaz şekerle servis ettiler. nazar boncuğu olsun :) hızlı servis, güler yüz. hepsine 210 lira verdik. et-yerler, pek beğendiler. ben de kendi cahilliğim içinde hiç fena bulmadım doğrusu …

Mabeyin: Ne yediysem beğendim

Altunizade’nin ilerisinde, Kısıklı’ya doğru bir yerde Mabeyin. Yüksek tavanlı, güzel bir köşkte. Ağır bir dekorasyonu var ama köşkteki restorana da başka türlüsü yakışık almazmış gibi geldi doğrusu. Her şey özenli ve temiz, garsonlar arı gibi çalışkan. Oturur oturmaz domates sos, tereyağı, peynir ve tombik sıcak pideler geldi. Sonrasında gavurdağı, zeytinyağlı patlıcanlı pilav, çiğköfte ve fındık lahmacun söyledik. Hiçbirinde falso yoktu. Çiğköfte Develi’ninkiyle kapışır, hatta acısı daha az baskın olduğundan lezzet anlamında bir adım öne bile geçebilir. Zeytinyağlı patlıcanlı pilavın patlıcanları kızartılmış da eklenmiş pilava. Ege usulü patlıcanlı pilavın aksine, içine salça da koymuşlar. Her yemeğe ille de salça koyma merakı bana ters. Ama bu cidden harika olmuş. Gavurdağının da ekşisi tatlısı tam kararında. Sadece fındık lahmacun benim için biraz fazla buram buram kuzu eti kokuyordu, ki onun da lezzetinde hiçbir sorun yoktu.

Bu açılışla aslında kısmen doymuştuk. Ama elbette kebaplardan tatmadan masadan kalkmaz olmazdı. Fıstıklı kebap ve kuzu şiş söyledik. Kuzu şiş güzeldi ama favorim hala Güler Ocakbaşı’nınki. Fıstıklı kebap ise hayatımda yediğim en güzel kebaplardan biriydi. Çok doyduğum ve tatlıya da bir nebze olsun yer bırakmak istediğim için bitiremedim diye ertesi gün hala pişmandım! Tatlı olarak dondurmalı baklava ve kaymaklı kabak tatlısında karar kıldık. Dondurma her gün Maraş’tan geliyormuş. Dışarda satılan Maraş dondurmasıyla alakası yok, çok daha şekersiz, adeta kaymaksı bir tadı var. Dondurma içimi bayar normalde, ama bunu top top yiyebilirim. Tam kıvamında pişirilmiş kabak tatlısı ise üstünde ceviz tozundan bir dağla geldi. Kaymağını ayrı bir tabakta getirdiler. İki parça kabağın sadece birini yiyebildim ama kaymağın tamamını götürdüm. Malum, içimdeki kaymak aşkı bambaşka. Sedat’ın baklavalarından da tattım, bir kere fıstıklarının koyu yeşili insanın dikkatini çekiyor. Şekeri tam kararında. Gerçi bu noktada artık mide fesadının eşiğindeydim, çok fazla yiyemedim.

Mabeyin’in en büyük artıları Ella&Louis’den jazz standartları çalabilen bir kebapçı olması, hızlı servis ve lezzetli yiyeceklerin yanı sıra gerçekten tatmin edici boyutlardaki porsiyonları. Ben bu konuyu önemsiyorum. Zira hayvan gibi hesap ödenilen çok az yer, hem lezzet hem de porsiyon bakımından bu derece tutarlılık gösteriyor.

Daha önceden Eren teftiş etmiş, birtakım eksikliklere dikkat çekmiş, ama benden 5 pekiyi valla.

Bir şişe Chardonnay ile birlikte hesap yaklaşık 160 TL.

http://www.mabeyin.com/

Kosinitza, yeniden

Kosinitza’yı 3 sene önceki ziyaretimde pek bir beğenmiştim. “Bayılacaksın” diyerek, Yasin’i de o yüzden götürdüm zaten. Biraz da hava atmak için tabii :) Ha ha, bak ben neler biliyorum edasında. Hala çocukça bir kapışma hali, nedendir bilinmez.

Bir de ben, küçük, karakterli, şık, özenli, şirin ve de cesaretli lokantalari seviyorum. Bu tarz mekanlardan, İstanbul’da bir elin parmağı kadar var zaten. O yüzden, bir buldum mu, abarta abarta sahiplenmek ve bahsetmek istiyorum. Sevdiğim şeyler söz konusu olunca sakin kalmayı tercih etmiyorum, abartmak hoşuma gidiyor.

Yasin’e de, bundan dolayı, Kosinitza’yı anlattım anlattım durdum gitmeden. Gittik. Mekana, o da benim gibi bayıldı. Sonra lokantanın ortasındaki o soğuk yemekler masasına baktı ve başladık. Ondan da deneyelim, bundan da. Şımardıkça şımardık. 5 tane soğuk söyledik, 2 de ara sıcak. Ana yemeği, doymazsak söyleriz diye, sonraya bıraktık.

Soğuklar gelince, benim abartan dilim gittikçe sessizleşmeye başladı. Bebek kalamar salatasında, herşey çok mu sessizdi? Salatanın biraz aside mi ihtiyacı vardı ya da belki iyi bir yardımcı malzemeye? Birşeyler eksikti işte, hafızada yer etmiyordu yemek. Arkasından gelen közlenmiş patlıcanlı somon fena mıydı? Kesinlikle değil, çok iyi değildi ama. Elma sirkesiyle marine edilmiş ringa balığı çok fenaydı ama. Sorun ringa balığında mıydı, marinasyon yönteminde mi bilemiyorum, ama birinci lokmadan sonra ikinciyi almakta gerçekten çok zorlandım. Marine hamsi iyiydi. Hatta soğuklar arasında en iyisiydi. Şarapla da, rakıyla da iyi gitti. Hem dolu bir tat, hem zarif. Beşinci olarak, bir şey daha yedik, inanın hatırlamıyorum. Balıklı bir yemekti ama damak hafızamda iz bırakmamış.

Ara sıcaklar geldi hemen arkasından. Deniz mahsullü pilav ve ahtapot ızgara. Pilav lapalaşmıştı ama tadı iyi, pilav konusunda purist değilseniz, yenir. Abartılacak bir şey var mı? Yok kesinlikle. Ahtapot, tuzu biraz fazla kaçmış olmasının dışında, gecenin yıldızıydı bence. Ne çok yumuşak, ne kayış gibi. Tam kararında, lezzeti yerinde. Gereksiz hiçbir şey yok, sade ahtapot. Hakkımdan fazlasını yedim, tabii ki.

Biz bütün bu yemeklerden sonra, Yasin’in rakısı bitmeyince, bir de ana yemek söyledik. Kavrulmuş dolmalık fıstıklı fırında sardalya. Fıstıklar güzel bir kıtırlık katmıştı balığa, valla ben beğendim. Sardalya da iyiydi aslında. Olmuş da, sanki daha iyi bir şeyler bekledik, hani böyle “vay be!” demedik.

Artun Ünsal, bir yerde okumuştum, “beğenmedim yerleri artık yazmıyorum” demiş. Ne güzel! Ben de yazmak istemiyorum. İnsan bir geri geri geliyor yedikleri hakkında olumsuz bir şeyler yazarken, hele ki zamanında gidip de beğendiği bir yerin yemekleriyse mesele. Hele ki büyük büyük anlattığı, övdüğü bir yerse burası. Yazmamak gerek belki, yanlış yapıyorum. Önceden övmeseydim, şimdi de yazmadım. Belki bundan dolayı.

Bir küçük şarap, bir küçük rakı ve tüm yediklerimiz toplam 173 tl geldi.

Zanzibar’da kış bahçesi

Geçen Cumartesi karşıda yemek yiyecek yer ararken Yesek gibi bir hizmeti çok aradım. Kriterler şunlardı: Bağdat Caddesi civarında olsun, Cumartesi akşamı yer olsun, annem de beğensin. Yesek’te de yoktu uyan, dergi-gazeteden aklımızda kalmış yer de yoktu ki olsa da elimizde patlardı muhtemelen. Dolayısıyla Zanzibar’ı aklımıza getirdiğimiz anda hemen atlayıp gittik. Güzel bahçe içinde güzel bir konak. Biz herkesle beraber kış bahçesinde oturduk ki pek kalabalık, Cumartesi cıvıl cıvılı değildi.

Yedikten sonra annem “yazacak mısın?” diye sordu. “Evet” dedim, “‘it was so 80’s’ yazacağım” dedim ama sonra düşündüm aslında “so 60’s” yazmak gerekir. Başta ekmeğin yanına tereyağ geldi. Zeytinyağı modasına gıcık olan anneme “hani gene iyisin” dedim, garson güldü. Ardından kanlı kanlı dana madalyon ve ızgara bonfile, donmuşundan olmayan patates kızartması, bol kremalı patates rösti, kırmızı şarap, tarte tatin. Yemek konusunda günün modasından, etiğinden, sağlığından bihaber bir yemekti ve harikaydı! Bir tek tarte tatin tereyağ teröründen etkilenmiş, zayıf kalmış. Seviyorum Zanzibar’ı, yine memnun etti.

Aklımıza yer gelseydi, başka yerde kahve içerdik ama gelmedi. İki gün sonra caddeyi baştan sona yürüdüm, içim karardı. Bir dev zincir olmuş. “Bilseydik buraya gelirdik” diye içimde kalan yer olmadı. Tarzım değil ama atayım bakalım bir blogger zarfı: Nerede içmeliydik kahve?

İki kişi 170 lira.

www.cafezanzibar.com.tr

Büyükada’da Pelikan Balıkçılık

 Şimdi bakıyorum da dün çok basiretsizce geçen bir gün olmuş. Adalar Müzesine neden bisiklet kiralayıp da gitmediğimizi anlamadığım gibi bu yere neden gittiğimizi de anlayamadım. Midye yok denince söylediğim hem içi çiğ kalmış hem de lastik kalamardan ve ekmek arası samandan yemek isterseniz buyurun. Ya da kalamarın siniriyle balık-ekmeğe haksızlık ediyorum bilemiyorum çünkü balık ekmek Mine’nindi, ben ucundan azıcık tadına bakmıştım. O zaman ona da eh işteydi diyelim geçelim, en güzeli. Balık ekmek 5, kalamar 12 lira.

Çiya’da erişte mantarı

Aslında önce çok kötü şeyler yazacaktım ama fırsatım olmadı. Diyecektim ki idare eder yemeğe lafım yok, kötü servise lafım yok, “o paraya değdi mi?” hissine lafım yok, yemeğin sonrasında saatlerce mideye oturmasına lafım yok ama bu dördü birden olunca anladım Çiya bozuldu diyenlerin ne dediklerini.

Derken Berent’in verdiği, New Yorker’ın Nisan sayısında bir Türk kızının Çiya’yı anlatan yazısını okuyunca önce bir “haksızlık mı ettim acaba?” dedim, ilk ateşim söndü. Ama sonra bir yemek enstitüsü açmak üzere arsa aldıklarını falan okuyunca tekrardan gıcık oldum. Yemeklerin arkasında servis yapar, yemekleri anlatırmış gibi poz vermiş Musa usta, en çok da ona güldüm. Madem Çiya büyümedi, Beyoğlu’nda yer açma tekliflerini çok karlı olmasına rağmen geri çevirdi, o zaman hedefi ne olursa olsun, neden mükemmel yemek yapmıyor? Neden garsonları etlerinden parça koparıyormuşuz gibi davranıyor? Doğrusu benim one-man-show bir enstitü falan finanse edesim yok. Hele böyle hiç değil.

Off, yine de anlatmam gerek yemekleri: Mualle esasen patlıcandan mürekkep olup parmak yedirtebilecekken yarıda bıraktık. Lahm-ı vişnenin köfteleri tıkız ve kuruydu. Bulgur, vasat kebabçılardaki salçası hafif acılaşmış, taneleri tombalak bulgurlardandı. Bu sefer hatırlamakta zorlandım ama Çiya’yı sevmemizin sebebi erişte mantarı gibi başka yerde yiyemeyeceğimiz, ilk defa burada duyduğumuz şeyler. Kemeden bayağı daha sert, herhalde temizlenemediği için yer yer topraklı, gövdeli, gerçi tadı da hafif odunsu ilginç bir mantar. Soğanla kavrulmuştu. Eğer Anadolu’da böyle pişiriliyorsa yapacak birşey yok ama fine-dining tam da böyle şeylere yarıyor: bir seferde bir tabak yenemeyecek bir mantarı, başka tatlarla birleştirip, farklı tekniklerle pişirip içindeki cevheri çıkarmaya. Sıkma köfteye laf yok, üstündeki kavrulmuş soğan ve kuru fesleğenle bambaşka birşey olmuş. Teleme, yani sütlü incir tatlısı da hala mükemmel bir tatlı.

Üç vakte yabancı bir dergide, gazetede mühim biri kötüleyen bir yazı yazınca herkesin şaşırmış gibi yapmasına tahammül edemeyeceğim. Valla eğer bir daha gidersem ve yine bu kadar kötü çıkarsa, olayı “yabancılara ülkemizi çok yanlış tanıtıyoruz, rezil oluyoruz” lafına bile bağlarım ha! 3 kişi, 69 lira.

www.ciya.com.tr

Kozyatağı Onur Kebap’da Beyti

Öğle tatili istikamet  Kozyatağı İnönü Caddesi Onur Kebap. Adam başı 1’er beyti. Porsiyon olarak doyurucu lezzet olarak fena değil. Kozyatağı civarında olanlar ve yolu düşenler deneyebilir. 1 porsiyon beyti 16 tl