inicio eposta gönderin! sindicaci;ón

Yesek

İstanbul’da ne yesek, nerede yesek?

Kategori Dışı Yazılar kategorisi

Beş etti

İyi ki doğdun yeseeek, iyi ki doğdun yeseeek, iyi ki doğdun iyi ki doğdun, mutlu yıllar sanaaa. Püf. Şak şak şak.

Yine, sayenizde.

Yeni bir blog derlemesi

Gıcık gezentilerin sitesi Istanbul Eats artık Türkçe de yayınlanıyor. Türkçe siteleri hakkında nasty şeyler söyleyeceğime söz verdim kendilerine. Gıcığım çünkü en ciddiye aldığım rekabet onlarınki. En ciddiye aldığım onlarınki çünkü bir tek onlar düzenli olarak yazıyorlar; bizler gibi heves olsun diye yazmıyorlar; adresiydi, telefonuydu, fotoğrafıydı ihmal etmiyorlar; aynı anda hem yabancı bir gözle tasvir edip hem de eleştirel davranabiliyorlar. Busbecq’ten beri değişen birşey yok yani. Bence siz de (siz yemek blogu yazarları da) gıcık olmalısınız.

Sonuçta bundan önceki blog derlemesini neredeyse bir yıl önce yazmışım. Bu bir yılda dört yeni blog buldum bula bula:

- Daha önce Yiyecek ve İçecek adında bir sitesi olan Tuba, şimdi de İngilizce olarak Istanbul Food‘da hem kısa eleştiriler hem de yemek fotoğrafı yayınlıyor.

- Bay Afiyet ve Bayan Bal Şeker. Hem ikisinin birbirlerine takılmaları hem de hoppa, neşeli dili ile bu en eğlencelisi. Bana düşmez ama keşke daha sık yazsalar.

- Yemek Lazım, güzel, etraflıca yazıyor, mesela Ankara dönerini fena özlettirebiliyor ama Ankara’da ne yazık ki. Bu da ayda bir yazı gibi bir ortalamayla, bir heves mi korkusu yaratıyor.

- Ankara Mahpusu‘nu da bugün öğrendim blog’un sahibinden. Sadece yemek yazmıyor ama yemek hakkında yazdıkları da iyi bir kaynak Ankara’lılar için.

Bu vesileyle, sağ sütundaki blogroll’a da el attım, haberiniz ola.

Var mı başka atladığım blog?

Güven meselesi…

Eren’in aşağıdaki yazısını okuyunca yazmadan edemedim. Ferran Adria, El Bulli sonrası restorancılığı yeniden şekillendiresiymiş madem, ben de son dönemde restorancılığa dair en kışkırtıcı bulduğum şekillendirme girişiminden bahsetmek isterim. Avustralya merkezli vejetaryen lokantası Lentil as Anything para değil güven ve eliaçıklık üzerinden dönüyor – bizim işletmecilerimizin pek rağbet etmediği konular. Çalışanlarının çoğunu gönüllülerin oluşturduğu Lentil’de, müşteriler mevsim sebzelerine göre belirlenen ve basit yemeklerden oluşan menüden yemeklerini seçip yiyorlar, çıkarken de gönüllerinden koptuğu kadar ödüyorlar. Başka bazı sosyal yardım ve kültürel dayanışmalar da Lentil felsefesinin kapsama alanına giriyor ama onlara hiç girmeyeceğim.

Muhtemeldir ki Adria’nın adını bile duymamış birileri Lentil’in mutfağında yemek pişiriyor. Canının istediğiyle değil, o mevsim ne varsa onunla pişiriyor. Para almadan, gönüllü olarak. Ve sırf bu gönüllülük mevzusu bile, bana o yemeğin en az Adria’nınkiler kadar leziz olabileceğini düşündürtüyor.

Hep beraber uçuyoruz

Geçenlerde İstanbul Gourmet Dolanlamaları’nda Cem’in bahsettiği Abramoviç’in ödediği hesapla ilgili resmi göründünüz mü? Ben önce bir güldüm. Sonra bir satırına takıldım: 2 ESPRESSO $ 15. Bir espresso 7,5 dolar yani 11 lira. Başka herşeyde uçan bir lokantanın espresso konusundaki “vizyonu” ancak 7,5 dolar kadar. Abramoviç’i İstanbul’da ağırlamak, espressoyu da uçuk fiyatlarda içmenin keyfini yaşatmak isterim.

Uçuk yerlerin uçuk fiyatlarını çok bildiğimden değil ama İstanbul’da 16 liraya içmişliğim var. Bir shot espresso’nun maliyeti 30 eurocentmiş, bir işletmeciden duydum geçenlerde. Çoğu yerde 4-7 lira arasında. Şimdi’de bile 5 lira oldu. Mimolett’te 10 liraya içtim ama harikaydı. Başka yerlerin aradaki farkı hakkettiklerinden emin değilim. Mesela iki gün önce Topkapı’daki Konyalı’da Türk kahvesinin 8 lira olduğunu gördüm. İçmedik, içemedik. O fiyata karar verenleri bulup “siz bir dönüp baktınız mı dükkanınızın ne kadar döküntü olduğuna?” demek istedim.

Bu yazı / resim Changa’cıların son bültenlerinden (okumak için üzerine tıklayınız):

Offf, yedi kere yazdım bu paragrafı ama doğru düzgün bağlayamıyorum espresso ile yazıyı. Lütfen siz şu üç beş cümleyi tutarlı bir şekilde bağlar mısınız?

  1. Bence İstanbullular yemeğe çoook para harcayacaklarsa, mükemmel olmasını istiyorlar, olmayınca da birden terk ederek cezalandırıyorlar. Haklılar. Sektörün içindekileri kalbinden vurduğundan eminim bu durumun, ama Spice Market zincirinin sürdürülebilir olmadığını görmek için işin içinde olmak bence gerekmiyor. Jean-George’un bu şube için üç günden fazla emek sarfetmemiş olmasını sineye çekip yine de yemeği o elleriyle yapmış gibi para vermek zorunda değiliz.
  2. Hakkasan hikayesinde ise bir terslik var. Gerçekten 12 milyon dolar yatırmışlarsa, kaç yılda çıkarıvermeyi düşünüyorlardı ki iki senede havlu atıverdiler? Restorancılıkla ilgili bir hikaye değil bence oradaki.
  3. Ama sonuçta restorancılığın şu sıra zor olduğunu anlayabiliyorum. Bence çare espresso dahil herşeye bol zam yapmakta değil aksine iyice düşürüp, makulleşip aradaki nişi yakalamak, amiyane tabirle sürümden kazanmak.
  4. Bice konusunda ise hak veriyorum Changa’cılara, diyecek birşeyim yok. İlber Hoca desin benim yerime: “Türkiye zenginleştikçe İstanbul mahvoldu. Oysa benim tanıdığım 50’li yıllardaki kendine has bir fakirliği vardı İstanbul’un ve çok hoştu. Zengin İstanbul görgüsüz ve berbat bir şey oldu.”

Hakkı Devrim’den N’Lounge

Yemek yazısı yazıyorum diye gezinmekten utanıyorum çünkü:

Sofrada kadının kanını kurutan erkekler. Ve Nişantaşı’nda bir güzel lokanta

Yesek yazarları gizli gizli toplandı

ekip_kucuk

Ege’nin yazmak istemesiyle başladı bu hikaye. Daha önce de bir iki kişi yazar olmak istemişti yanlış hatırlamıyorsam ama bir iki deneme yazmalarını ya da en azından yazılara yorum eklemelerini isteyince toz olmuşlardı. Ege başlayınca düşündüm, Ceyda zaten bol bol yorum yazıyor, ona da teklif ettim. Burak’ı gözümüz kapalı kabul ettik sayılır. Siteyi kaç zamandır takip ettiğini söylediği için sinir testler yapmadık. Tuba’ya yaptım halbuki!

Şahsen tanıdığım, bazılarını zaten tanıdığım için zorla yazar yaptığım diğerleri başladılar sormaya:  “Kim bu Ege?” “Nereden tanıyorsun Burak’ı?” diye. Ben de tanımıyorum diyordum. Sadece yesek üzerinden yazışıyoruz. Ağustos’ta Yesek 4 yaşına girince, bir yemek düzenleyip tanışmaya karar verdik. Bayram, mayram, yazışa yazışa erteleye erteleye 10 Ekim’i buldu. Fotoğrafta gördüğünüz ekip toplandı: Burak, Burcu, Deniz, Ege, Emin, Eren, Giray, Hamdi, Rana, Selçuk, Seha, Selin ve Şule. Gıcık olasınız, kim kimdir diye anlamaya çalışıp anlayamayasınız diye karınca duası büyüklüğünde koydum resmi.

Ben çok eğlendim. Oradan oraya sosyal kelebek / konsomatris kıvamında masada gezdim. Hatta bir Dr. Jeykll tabağım vardı, bir de Mr. Hyde. Birinden diğerine geçince, “ah ne güzel, hala muhammaram varmış” diye sevindim. Aynı şeyi rakıyla yapmamaya özellikle dikkat ettim.

İlla ki Yesek yazarları bir araya gelince nerede ne yer diye merak edeceksiniz. Karaköy lokantası fikri benden çıktı, sağolsun kimse de itiraz etmedi. Ne yedik peki? Masada tabii ki “Peki bu yemeği kim yazacak?” geyiği döndü ve nedense bana kaldı bu iş ama madem vazifeşinas biriyim, işte yazıyorum ama yemekler hakkındaki yorumları masadakilere bırakıyorum:

Anonim: “Enginar kalbinin üstündeki o kırmızılık ne?” (Pancar rendesi)

Seha: “Yaprak ciğerin tadı hala damağımda.”

Burcu: “Her gittiğim yerde yerim kalamar tava. Bunda pek iş yok. Izgarası daha iyi.”

Sigara balkonunda smirt ettiğimiz, komşu masadan İbrahim: “Hardal otu iyiydi. Siz ısmarlamadınız mı?”

Şule: “Birol peynir tatlısının tepsinini bir göreyim demekte haklıymış.”

Hamdi: “Gül likörü mükemmel değil mi?”

Başka kim ne dedi? Valla ben Tekirdağ’ın Trakya serisiyle meşgul olduğumdan unutmuş, kaçırmış olabilirim. Onun için yazarları korsan bildiri yapmaya davet ediyorum.

Yesek 4 oldu!

Yesek dört yılını tamamladı. Hepinize teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler ve teşekkürler.

Blog derlemesi

Ben neredeyse dört yıl önce bu blog’a başladığımda İstanbul’da veya başka yerlerde yedikleri yerler hakkında yazan pek yoktu. Şimdi nihayet biraz biraz insanlar yazmaya başladı da reklamasyon olmayan ilginç yerlerden de haberdar olabiliyoruz. Sizinle de paylaşayım.

Sadece İstanbul ve sadece yemek yazan Küçük Gurme var, kaç zamandır bloglar listemizde var zaten. Ağzımın Tadı da eski sayılır artık. Türkiye’den ve Dünyadan Lezzetler var, yeni, yazdıklarının çoğu İstanbul’da, inşallah çabuk sıkılmaz.

Farklı konular hakkında yazıp yemek hakkında yazdıklarına tag layık gören Intermediate Turkish ve İmgeleme‘de de İstanbul’da yemek yerleri tüyoları oluyor.

İstanbul olmasa da Löplöpçüler‘i o kadar gezip de bloglarını sadece yemeğe adadıkları için takdir etmek lazım. Oburcan da Ankara merkezli ama güzel gezip yazıyor.

Bir de ex-pat‘lerimiz var. Du Miel Aux Epices İstanbul hakkında yazmak konusunda gayet ciddi. Fransızca, İstanbul hakkında bir dergi çıkardılar, Bonjour adında. Istanbul Restaurant Review diye birşey varmış ama artık İstanbul’da değilmiş yazarı. Son numara ise Istanbul Eats. Direnmeyi bırakarak katıldığım Soul Sendikası‘ndan Dirk’in program konusundaki ısrarının blog’a da sirayet edeceğine, bir heves edip bırakmayacaklarına eminim.

Taksim meydanı

taksim1
Starbucks açıldığından beri şu fotoğrafı çekip, Kitchenette’in logosu pek görünmese de, her bir cümle bir kuruma olmak üzere şunu yazmak istiyordum: “I love to hate you, I love to hate you, I love to hate you.” Sonuncusu haliyle uzatılarak söylenecek.

Nur Çintay’ın seçtikleri

Aslında yazı 15 Mart tarihinden, belli ki ben kaçırmışım. Yine de hoşuma gitti, o yüzden geç de olsa şuracığa yapıştırıyorum: Cinnet önleyici tat tavsiyeleri

Daha eski yazılar »