inicio eposta gönderin! sindicaci;ón

Yesek

İstanbul’da ne yesek, nerede yesek?

Gayrettepe’de kategorisi

Sita’da balık böreği

Sita salaş, küçük, temiz balıkçı stop. Ali Sami Yen’in arkasında stop. Dışarıya yayılmış masalarında yemek keyifli stop. Sardalyanın mevsimi stop. Salatası seksi stop. Soya soslu, baharatı ve çıtırı tam ayarında balık böreği harika stop. Hesabı patronlar ödediğinden bilemiyorum stop.

Geotag Icon Haritada göster

Hüsrev’de sütlaç bitmiş

Hüsrev dedik, bağrımıza bastık, Yesek Listesine bile ekledik. Ama yamuk yaptı. Cumartesi akşamı yediğim hiçbirşeyden memnun kalmadım. Girerken salata barındaki zeytinyağlıları görünce, heyecan yapıp kuru fasulyeden vazgeçtim. Mercimek çorbası istedim önce. Çok kibar, çok süzülmüş ama fazla limonlu bir çorbaydı. Selçuk’un kurusundan tattım, bir kusuru yoktu. Pilavı kuruydu, yavandı. Enginar kılçıklıydı diye bile mızmızlanmayacağım, önemsiz bir ayrıntı. Zeytinyağlılar hem yavandı hem de birinden biri artık geçmişti. Ağzımda garip tat bıraktı. En sonunda da kaç gündür hayalini kurduğum fırında sütlaç yemeye yeltendim ama sütlaç bitmiş, yerine üstü yanık sütte pirinç haşlama verdiler. 44 lira verdik, ne başka saçmalıklara bu parayı veriyoruz diye kötü hissetmemeye çalıştık ama olan oldu artık.

Otello Kamil sokaktaki seyyar (olmayan) köfteci

Esentepe’nin arka sokaklarında, Profilo alışveriş merkezine giden yollardan birinde eski bir Anadol kamyoneti, artık lastikleri inmiş, bir yere gitmez haliyle köfteci olarak görev görüyor. İş arkadaşlarım oranın köfte sandviçleri çok methetmişlerdi. Üç çeyrek denilen sandviçi özellikle: tam bir ekmeğinden ufak bir kısmını çıkartıp, ekmeği köfte ile dolduruluyor.

Yoğun bir iş gününde öğlen yemeğe çıkmaya vaktim olmamıştı, saat 2 gibi hala yememiştim ve acıkmıştım. Şu köfteciye uğrayıp bir sandviç atıştırmaya karar verdim. Bir yarım ekmek köfte sandviç (domates, yeşillik ve soğanla tabii) ve bir ayrana 5 lira verdim. Küçük plastik tabureler dizilmişti, orada bulunan Birgün gazetesi binasının avlusunun yanında. Köfte sandviçi methedilmeye değermiş, o taburelerde oturup, keyifli bir yemek molası oldu. (Aklıma geldi bu arada: acaba gazete neden bir işbirliği yapıp köftecinin müşterilerine bedava okuyacak Birgün gazetesi vermiyor?)

Yolunuz düşerse uğrayabilirsiniz.

Geotag Icon Haritada göster

Çam Sut Mangal’da bulgogi

Bunu Yunus ne güzel anlatmıştı ama bu tür yerleri bir daha bir daha yazmak gerek. Baksanıza, google’layınca listenin başında Yesek geliyor, rezalet! Bir de Çam Sut Mangal hani “yazarsam, başkaları da keşfederse cılkı çıkar, aman bize kalsın, gizli kalsın” diyeceğim bir yer de değil. İstanbul’da Doors’cular veya İzzet Çapa pazarlamadıkça, Kore mutfağına ilgi biz yazınca artmayacak. Bir burası var, bir Talimhane’deki Gaia (Yalan, daha fazla yer varmış). Bir daha bir daha yazmak gerek çünkü burada da Musafir’de veya Zinnet’te yiyince edindiğim hissi edindim yine: İyi de lezzetli buysa, başka yerlerde yediklerimiz ne?

Bir bulgogi iki de kebap istedik. Önce bidik bidik tabaklar geldi. Hem tatlı hem ekşi turşular, soya köftesi, iki dilim salam, rus salatasının kremayla yapılmışına benzer bir salata, hoisin türü bir sos, omlet. Onları didiklerken gelen bulgogi aslında çorba ama kendi başında yemek gibi. Tatlı bir sosla marine edilmiş incecik etler, şeffaf pirinç makarnası, taze soğan ve mantarla masamıza getirdikleri gazlı bir ocakta pişti, piştikçe suyunu saldı. Sonrasında kebaplar gelince bile yollayamadık, ekmek olmadığı halde banmak, içine düşmek istediğimiz için. Monosodyum glutamat var mıdır, vardır herhalde. Olsun.

Kebaplar tam kendin pişir kendin ye usulü. Masanın ortasındaki metal kapağı aldı garson, içindeki deliğe kor halde kömür koydu, üstüne de ızgara yerleştirdi. Hem etleri hem de yanında getirdikleri soğan, biber ve mantarları pişirdik, pişirdik yedik. Etlerin biri yine tatlı, ikisi de yumuşacıktı. Pek zevkliydi. Masanın hemen üstündeki aspiratörle falan, çakma Et’n'More diyesim geliyor mekana. Ancak bir pasajın ıssız bodrum katında, üç beş masasıyla, havalı değil de ayıp birşey yapıyormuşuz gibi geldi. Bazı bilim kurgu filmlerinde et yemek hedonist ve ayıpçı birşeydir ya, onun gibi: “Çam Sut Mangal: Et Yemenin Geleceği.”

İki bira da içtik, 125 lira hesap geldi ama onu iki değil üç kişilik diye hesaplayın.

Geotag Icon Haritada göster

Brooklyn Pizza güzeeel

Bir denemiştik Brooklyn Pizza’yı ve yazmıştım, “du bakalım” demiştim. Geçenlerde Lee “İstanbul’da yediğim en iyi pizza” deyip heyecan yapınca, bir daha denemek farz oldu. Önce bir patronlar yokken ısmarladık, hep onlar yokken ısmarlıyoruz diye fırçamızı yedik, sonrasında tekrar bir onlarsız ısmarladık. Bugün de onlara da yedirebildik nihayet. Önce “Hawaii olsun ama yarısında ananas değil mantar olsun” dedik. “Büyük” dedik, “hay hay 45 santim” dediler. Bir anlamamışız 45 santim çapın gerçekten büyük anlamına geldiğini. Bir kaç öğün yedik. Derken dün “diyet pizza” dedik, “sebzesini, peynirini sonradan üstüne salata gibi koyuyoruz ama” dediler. O zaman “apple pie, apple pie” deyip mantarlı jambonlu istedik. Ardından bir patron geldi “bana sebzeli dedi” biz de “küçük vejetaryen” dedik. Bu da gerçekten küçük tam efendi, bir kişilik çıktı. Vejetaryen pesto soslu kabaklı patlıcanlı, bizimkinden daha sükse yaptı valla. Bugünse yine vejetaryen ve esas patronlara nihayet Brooklyn Black istedik. Black bombaydı. Sucuk, sosis, kıyma, jalapeno, zeytin ve bol acı. Yaktı geçti. Yok, alakası yok eğer “aman supreme işte” dediyseniz. Velhasıl duuduk baktık, olmuş. Bir de tweet’lerine bayılıyorum buranın:

twitter.com/brooklynpizza

Barbaros’tan arnavut pırasa

Barbaros’u şimdiye kadar yazmamış olmam çok ayıp. Son üç aydır oradan besleniyoruz ofiste. Teyzem söylemişti ilk defa, “Balmumcu’da, benzin istasyonunun hemen orada, yemekleri çok iyi ve herşeyi zeytinyağı ile yapıyorlar” demişti. Gerçekten de etli yaprak sarma veya kuru fasulye bile zeytinyağına. Salataya falan da çekinmeden koyuyorlar.

Bizim ofiste favorilerimiz yarım piliç çevirme, kadınbudu köfte, jülyen sebzeli az kremalı somon, ıspanak ve semizotu. Dolmalar, sarmalar sektirmiyor. Bir de günlük değişenlerden denk gelip de beğendiğimiz arnavut ciğeri, kuzu tandır, fırında tavuk, sadece yumurtayla kavrulmuş olan arnavut pırasa, kuşkonmaz, şnitzel, dana haşlama gibi yemekler de iyi çıkıyor. Bir cacığı biraz fazla meyhane cacığı. Bir de tatlılarını deneme lüksümüz olmadı şu hayatta. Başka yerlerden sıkılıyoruz bir süre sonra ama burası fiyat-lezzet-miktar açısından tam kararında, tam öğle yemeklik.

Paket servis de süper. Bir kere söyledik çatal bıçak istemiyoruz, ekmeği az istiyoruz diye bir daha söylettirmediler. Bir iki kere de geçerken çorba içmiştim, orada da servis seri ve efendi. Kuru fasulye 3,5, piliç çevirme 5,5, kuzu haşlama 9,5 lira mesela. Hatta 0 212 347 79 32.

Orjin’de köfte

Ayak üstü yemek denince akla ilk olarak dürüm gelir. Halbuki iyi bir köfte ekmek değişilmez bir lezzettir. İstanbul’da ayak üstü iyi bir köfte ekmek yiyebileceğiniz  seçenek oldukça kısıtlıdır. Bu kısıtlı seçeneklerin nedeni belki de insanların bu lezzete gereken önemi vermemelerindendir.  İstanbul’da benim için bir numaralı seyyar köfteci Gayrettepe’deki Adem’in Orjin Köfte’dir.

Sürmeli Otel’in alt paralelinde Ali Sami Yen Sokak diye tabir edilen sokağın başında eski model kırmızı minibüsüyle ikamet eder. Galatasaray’ın maçının olduğu günler bitmez bilmeyen bir kuyruk olur bu arabanın başında. Maç günleri dışında da akşam 8 gibi başlar gece hizmet verir.

Geceleri Sürmeli Otel’e ve çevredeki evlere köfte servisi yapar. Gecenin bir vakti acıkanların, gezmekten dönüp karnı kazınan köfte severlerin kurtarıcısıdır.

Gelelim lezzetlere. Soğanı kavurarak yaptığı köftesi çok lezzetlidir. Köfteler olurken ekmeği saca koyup lezzeti köftenin yağıyla takviye eder. Ayrıca en az köftesi kadar iyidir çoban kavurması.

Sahibi Adem de iyi insandır. İşini severek yapar, müşteriyle ilgili alakalıdır ve temizliğe önem verir.

Şöyle de bir sloganı vardı: “Bu köfte bizim köfte, vitamin orjin köfte, damakta lezzet tadı, bırakır orjin köfte”

Yarım ekmek köftenin fiyatı 5 lira’dır.

Köfte severlere ve iyi köfte ekmek yemek isteyenlere tavsiyemdir.

Don Pietro ve yeni pizzacılar

Don Pietro’dan telefonla menü görmeden üç pizza istedik, 55 lira verdik. Önce pahalı geldi ama pizzayla getirdikleri menüye bakınca anladık ki 27 lirası Piggy cinsi içinmiş. Piggy dediklerin bacon ve domuz füme ve pepperoni ve domuz birşeysi daha var. Hafiften görmemiş pizzası yani. Ve fakat Don Pietro’nun başarısında bence fiyat politikasının da rolü var. İsteyene 11 liraya margarita da var, 27 liraya piggy de var. Yesek’te fiyatla ilgili tespitlerimiz genelde “oha çok pahalı”nın ötesine geçmiyor biliyorum ama yine de bir mühendisle bir ekonomistin çözemediği fiyat politikası bilmecesini sizler çözersiniz gibi geliyor.

Pizza demişken, iki yeni pizzacı denedim son bir ay içinde. İkisini de hem yeni oldukları için hem de harika olmadıkları için yazmadım. Biri Beşiktaş’ta, daha doğrusu Çırağan mahallesinde, ühü, ühü, Çırahan Pastanesinin yerine, ühü ühü, açılan Upper Crust adlı Boston’daki bir zincirin şubesi. Kocaman pizzaları var, fena değil tadları. İki masadan ibaret ve esasen paket servise çalışıyorlar. Diğeri Gayrettepe’de Zon’un yerine açılan Brooklyn Pizza. Havası çok Brooklyn, sabahları bagel varmış falan eyvallah ama hamuru pek Brooklyn usulü değil. Hayalkırıklığı yaşamayın sonra. İkisinin ortak noktası dilimle pizza satmaları. 3,5 – 4,5 lira arasında. Pideye, dönere, hamburgere alternatif olur mu göreceğiz. İkisini de bir daha teftiş etmek istiyorum çünkü ne bileyim, sevdim, tutsunlar, iş yapsınlar istiyorum.

www.uppercrustturkiye.com

www.brklynpizza.com

Café Clémentine’de pizza

Elif’in döne döne aradığı DVD sadece Astoria’daki dükkanda varmış. Bu bilgiyi alınca ben de peşine takıldım. Maksat gezmek olsun. Astoria’ya ilk gidişimizdi. Ferah ve insanı germeyen bir AVM olmuş. Hemen girişteki Café Clémentine’i daha girerken gözümüze kestirmiştik. Alışveriş faslı bitince orada yemek yedik. Nezih bir yer, şık bir menü, kibar garsonlar… Bir sayfa pizza vardı, bu konuda iddialı olduklarını varsayarak 2 küçük pizza söyledik. (Büyüğü 6, küçüğü 4 dilimmiş). Primavera ve mantarlı pizzalarımız ince hamura, epey kıtır ve lezzetliydi. Yanına müessesenin şarabı Clémentine’den söylemek istedik ama kırmızıları bitmiş. 2 kadeh Yakut’la yetindik. Garson, pizza siparişlerinden önce zeytinyağı ve ekmek ister miyiz diye sormuştu, isteriz demiştik. Ama nedense zeytinyağı ve ekmek gelmedi. İyi niyetli günümüzdeydik herhalde, ses etmedik.

Üstüne Elif çikolata krizini bahane ederek profiterole koştu, ben de epeydir hasret kalmanın etkisiyle tarte tatin istedim. Tatlılarımız, tepsi büyüklüğünde zevksiz cam tabaklarda gelmekle birlikte, gayet başarılıydı. Profiterol gerçek çikolata soslu. Tarte tatin tam olarak fransız usulü sayılmaz, en azından geleneksel sayılmaz. Hamuru milföyümsü zira. Ama elmaları tam kıvamında, tarçını bol, milföyü hafif. Ben beğendim.

Gelelim fiyatlara: Pizza’lar 15-20 YTL, kadeh yerli şaraplar 9-15 YTL, tatlılar 10-15 YTL civarında seyrediyor. Biz kişi başı 38 YTL bayıldık. Genel olarak memnun kaldık.

Yazmadıklarım

Ohhh. Nisan’dan beri adam akıllı birşey yazmıyordum. Nisan’da Yesek’e yazılanları okuyamayacak kadar meşguldüm, Mayıs’ta okuyabilir hale geldim, sonrası için bir mazeretin yok. Ama tabii ki deli pösteki gibi liste tutmaya bayıldığım için bir iki not tuttum ve gittiğim yerlerden en azından birşeyler yazmazsam suçluluk duyacağım diye seçmece yapıp, her birini iki üç cümleyle geçiştireceğim. Affınıza sığınıyorum. Yoğun talep gelirse, istediklerinizi yazarım.

Kafe 17′de naneli köfte: Uzun zamandır ilk defa böyle çeşitli, eğlenceli menü görüyorum. Fiyatına bakınca tapas(lar) minicik gelir zannettik, hiç öyle olmadı. Naneli köfte, limonlu köfte, ispanyol sucuklu yumurta deneyip de beğendiklerimiz.

Komşu’da bol yeşillik: Eda’yla bahçesinde sakin bir Pazartesi oturup kebaba en uzak şeyleri yedik. Sakin olunca pek güzel burası.

Topaz’da dülger: Valla manzara o köprü ışıklarıyla artık ne kadar olabiliyorsa o kadar güzel ama o, unuttum şimdi limonlu mu ne, dülger, yanındaki patatesine hayvar kondurdular diye 65 lira etmiyor. Sunum Adem Baba’dan hallice.

Zübeyir’in ocakbaşında: İki günlük gezi sonrasındaki yorgunlukta pek birşey anlamadıysam da, tekrar teftiş etmem gerektiğini anladım. Ustanın patlıcanı közleyip takır takır soğanla, domatesle doğrayışına tav oldum. Şimdi havalar ısındı diye sokağa da güzelce yayılmışlar zaten.

Ünsal Büfe’den Görmeli: Gayrettepe’de canavar sıcak sandviçleri olan bir büfe. İsimler Görmeli, Yemeli, Moby Dick vs. Görmeli biftekli, acı soslu, en rejim düşmanı olanı.

Falafel House’da haliyle falafel: Falafel yemediyseniz ve ne menem birşeydir anlamak istiyorsanız, bence İstanbul’da tenezzül edebileceğiniz tek yer (peki, Çiya hariç). Talimhane’de.

Kaktüs’te çalaçinka: Cihangir’dekini şereflendirdiğimin havasını atacaktım ama o zaman mevsim bahar bile değildi, dışarıda sıcak sıcak oturmak kulağa hoş birşey gibi geliyordu. Çalaçinka bir tür menemen. Tavuk yemeklerinden de denedik, decent.

Çınar’da uykuluk: Bir Pazartesi akşamı patron bizi gece11′lere kadar çalıştırdı, Santral’de Otto da kapalı zaten. Bunun üzerine ardından uykuluk yedirdi, bira içirdi. Proje için pek hayırlı oldu.

Cunda’da Girit usulü kabak: Yani parmak kadar kabakları haşlayıp zeytinyağı banyosuna yatırmışlar.  O meze vitrinini görmek için Bostancı’ya gitmeye değebilir. 70 lira vermişiz adam başı.

Olivia’da steak: Akarsu caddesinin yeni güllerinden Olivia’nın arkada büyükçe bir bahçesi de olduğu biliyor muydunuz? Peki tabakların Villeroy & Boch mrka olduğunu? Yemeklerin de fena olmadığını?

Degustasyon’da paçanga: İki sefer gittim, ikisinde de aklımda kalan, çok yağlı olsa da, paçanga böreği oldu.

Daha eski yazılar »