inicio eposta gönderin! sindicaci;ón

Yesek

İstanbul’da ne yesek, nerede yesek?

Boğaz’da kategorisi

Happily Ever After’da Pancake

Uzun bir süredir buluşma planımızı bir türlü denk getiremediğim Bahar’la önce bir kahve içelim diye gittik. Sonra dedim yok olmaz tek başına kahve, bir de tatlı söyleyelim. Ama fazla gelir en iyi bir taneyi paylaşalım. Şu an tam ismini hatırlayamadığım içinde çikolata parçaları olan yanında akçaağaç şurbuyla servis edilen bir tane söyledik. Sevdik. Bir kere yavan değil,ağır hiç degil. Bu Pancake 13 ,ekstra muz 5 lira. Aklınızda bulunsun Cumartesi günleri Happily Ever After’ın içerisinde in cin top oynuyor, tüm curcuna cadde tarafındaki kısımda.

Hayri Amca’nın yerinde tatil

Assos’ta Küçük Oteller Kitabı’ndan seçip de kaldığımız bir yer vardı. Avluya bakan üç dört kapı var, biri mutfak, birinde sahipleri oturuyor, diğer ikisi de altı salon üstü ikişer oda süit gibi. Sahibesi kadın, ayakkabıyla sokturmuyor müşterilerini kalacakları odaya. Kitapta taşradaki akrabaları ziyaret etmek gibi bir deneyim diye uyarmışlar. Öyle hakikaten. Kadın kocasından bahsedip “Cevat amcan şöyle yapar, şunu der” falan diye konuşuyor. Nitekim akşam sahilde balık yemekten gece 1 gibi dönerken, telefon etti, “Hani neredesiniz?” diye.

Hayri de benim o amcam işte. O bilmiyor bunu. Hafta içi işten çıktığımızda o kadar yorgundum ki ağlamaklıydım. Arnavutköy’e karar kılmıştık Selçuk’la, varınca tur attık ilginç yer var mı diye. Bir taraftan Abracadabra’ya gidip gereksiz paralar harcayıp, sinirleneceğim şeyler yiyip “normal insanlar” gibi hissetmek istedim. Ama deniz görmek yerine Hayri’nin yerini tercih ettik.

Dışarıdaki masalardan birine, plastik taburelere çöktük. Mezeler yine mükemmeldi. Çıtır semizotu yapraklarının üstüne yoğurt ve pul biber. Biber kızartmasının üstündeki domates sosunun mukabilini herhalde en son çocukluğumda yedim. Hatta bir semizotu daha isteyip yoğurt yerine bu sostan koymasını istedik. Hiç naz yapmadı Hayri amca. Süper bir icat oldu ama yine de sarmısak istiyordu. Yine çok şekerdi Hayri amca. Bizim masadan tabure çalıp karşı dükkanın önünde oturacak esnafa verdi. Rakıları pencereden dışarı sarkıttı verdi. Balıkları tek porsiyonluk hazırlayıp dondurduğunu olanca dürüstlüğüyle anlattı. Önce sardalya teklif etti, sonra kalmadığını anlayınca pek mahçup, başka balıklar önerdi.

Otururken hiç ihtimal vermiyordum ama yine üç metre önümüzdeki araba-vale-park etme-geçme didişmeleri, ciplerden inen görgüsüzler kilometreler ötesine kaydı, yine dalgalar ayağıma vurmaya başladı ve bir saatliğine de olsa tatil oldu bana.

Birer balık, bir duble, bir bira, 60 lira.

Geotag Icon Haritada göster

Polisevi’nde levrek

Daha önce yazmışımdır eminim. Guy de Maupassant’ın Paris’te yemek yemeyi tercih ettiği yer Eyfel Kulesi’ndeki lokantaymış. Nedenini “Eyfel garabetini görmek zorunda kalmadığım tek yer” diye açıklıyormuş. Ben de mümkün olsa birinci  köprüde yerim İstanbul’da. Buna rağmen, köprüye herhalde en yakın mekan olan Polisevi’nde pek bu hisse kapılmadım. Artık japon kerhanesi ışıklarını en azından dansettirmediklerinden zaman zaman bakılabilir oluyor. Bu açıdan hoş, mühendislik yapısı olarak ihtişamlı bile denebilir.

Polisevi’ne sahilden merdivenlerden çıkmak yerine mümkünse Portakal Yokuşu’ndaki girişten girin, kulağımı hoş sözlerle çınlatmayın. Makul fiyatlı, standart mezeli, rakılı, balıklı, “ızgaralar var”lı tipik bir lokal burası. Emniyet mensubu iseniz yüzde 30 indirim varmış hatta. Terasına yerleşilip güneş batırılacak, ay doğurulacak, rakı içilecek bir yer. Biz gittiğimizde gördüğümüz kadarıyla da vatandaş var, halk yok.

Biz tam herkesin ana yemeklerinin servis edildiği zamana denk geldiğimiz için midir bilemiyorum, servis yavaştı. Oturmamızla balık gelmesi arasında 45 dakika vardı. Ama arada oyalandığımız Akdeniz salatası az peynirli, az mısırlı bol otlu ince kıyım harika bir salataydı. Biz şımarıp deniz levreği ve kalkan yedik, birşey içmedik, iki kişi 84 lira verdik. Giderim bir daha.

Bu arada resmin sağ alt köşesindeki Hatice Hatun yalısına da dikkatinizi çekmek isterim. Hani ben kendimi bildim bileli İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü olup da şimdi, Gaziosmanpaşa İlköğretim okuluyken yakılan Naime Sultan yalısıyla birlikte DoCo reklam panosunun arkasına saklanıp, Selçuk’un tabiriyle varlığı unutturulmaya çalışılan. Üç beş yıla açıldıklarında davetli olduğumuz düğün derneğe gitmek konusunda aklımızca vicdan azabı çeker, yine de gideriz.

Geotag Icon Haritada göster

Baylan’da tabii ki kup griye

Herkes evini, yalısını apartmana dönüştürürken, dedem Çatalçeşme’deki yalıyı apartman yaptırma fikrine direnmiş. Bir süre sonra tarihi eser kapsamına girmiş. N’oldu sonunda? Renove edemedik, sattık. Alan, içine havuz yaptırmış, dışını da frambuazlı pasta rengine boyamış. Koca apartmanlar arasında yalnız kaldı. Hatta Semih Balcıoğlu bu halinin bir karikatürünü çizmişti.

Baylan’ın hikayesi biraz buna benziyor bence. O kadar uzun süre kurumsallaşmaya ve/ya ortak almaya direnince n’oldu? Kurumsallaşmanın 2010 versiyonu oldu, dev bir kurum, Altınmarka şirketi, aldı ve Bebek’te 16 liraya Kup Griye ve başka objects of desire satar oldu. Ama ben hiç “Ah, çocukluğumun Baylan’ı…” geyiğinde değilim. Eminim 1934′te ismini Loryan’dan Baylan’a değiştirince de, 1967′de Beyoğlu şubesi kapanınca da benzer geyikler yapılmıştır. Bebek’teki Baylan da şimdiki çocukların çocukluğunun “Ah, çocukluğumun Baylan’ı” olacak.

Ben aslında kup griyeci değilim. Çikolatalı musçuyum. Çocukken Karaköy’dekinde mus yediğimi hatırladığımdandır belki. Kelebek etkisi işte. Yalı satılmasaydı, Bağdat gençliği olacaktım belki. Baylan daha önce ortak alsaydı veya büyüseydi Görgülü, Bahar gibi bir pastane olacaktı, bu kadar tantanası olmayacaktı belki.

www.baylanpastanesi.com.tr

Kanaat’te oturtma

Oturtma falan yemedik. Kuzu haşlama, çoban salata ve yoğurt yedik alt tarafı Yasemin’le. Efendi efendi yedik, hesabı istedik, bir an önce işe dönmeye niyetlendik. Ama sipariş verirken senli benli olmakta beis görmeyen garsonumuz 41 lira olan hesabımızı ödedikten sonra öyle bir somurtup görmemezlikten geldi ki hani çetrefil ilişkilerden dolayı çekemeyen tanıdık/eski sevgili/akraba bütün gün kendine hakim olmuş da son dakika dayanamayıp laf sokmuş da rahatlamış gibi bir etki yarattı bende, içime oturdu. Yağlı ve bulamaç kıvamlı ana yemekleri zaten hiç iştah açıcı görünmüyor, zeytinyağlıları olmadan da yaşayıp gidebilirim.

Geotag Icon Haritada göster

müzedechanga’da balkabaklı muhammara

Restoran lafı, biliyorsunuz, Fransızca restaurant ‘dan geliyor, yeniden toparlayan, canlandıran manasında. Fransa’da vaktiyle bir lokanta sahibi çorbasının canlandırıcı etkisini reklam etmesiyle bu laf tutuyor. Ben bu lafı hep fiziksel bir canlandırma olarak düşünmüştüm. Müşteri aç biilaç girer, yer içer, doyar, neşesi yerine gelir ve gider.

Bayramda İstanbul’daydım, halbuki hiç istemiyordum burada kalmak. Bayramlarını, tatillerini aylar öncesinden planlayan, planlamasa da spontan bir şekilde bir yerlere çekip gidiveren biri olmak isterim ama değilim. Günlük koşuşturmaya kaptırmış olmaktan dolayı bayramda burada kalmak çok koydu bana. Zavallı Selçuk, kısmen kendini de eğlendirmek için, beni zır zır gezdirdi. Uzun zamandır gitmediğim bir iki yere gittim, şehir içinde yeterince tebdil-i mekan oldu, iyi geldi.

Herhalde ikinci akşamdı, müzedechanga’ya gittik. İki üç masa doluydu. Pencere kenarında bir masaya oturduk. Çok yemedik, az yemedik. Acele etmedik, çok ağırdan almadık. Ne yediysek memnun kaldık. Balkabaklı muhammara fikren iyi olmakla birlikte, “ben daha iyisini yapabilirim” hissini, yemek yapma hevesini verdi. Kabaklı ve lorlu bruschetta tam tadımlık, yoğunlaştırılmış bir lezzetçikti. Asma yaprağında kuzu, önce bildiğimiz sarmayla bildiğimizi kuzuyu yepyeni birşeymiş gibi pazarlıyor hissi verse de bal gibi yeni ve çok zevkli birşeydi. Ravioliyleyse, “ne var ya bunun içinde, dilimin ucunda” oyunu oynadık. Ne sıkıcıydı ne yapmacık. Yeterince değişik, yeterince lezzetliydi. Antipatik müşteri yoktu, tepemizde gıcık eden garson veya onay isteyen işletmeci yoktu, vestiyer soygunu yoktu, Madame Pipi yoktu, vale terörü yoktu. Akşam bir yerde güzel bir yemek yemek istediğimizde hayal ettiğimiz yemek gibi birşeydi bu. Öyle ki o akşam, ben oradan ruhen restaurée bir şekilde kalktım. Herşeyin nasıl yavaş yavaş o günden beri düzeltmekte olduğunu söylüyorum kendi kendime.

www.changa-istanbul.com

Oda ba günden beri O günden beri
Geotag Icon Haritada göster

Mama’da pizza

Gittik yedik. Lezzetli miydi, evet. İnce hamura, odun ateşinde. Fiyatlar Miss Pizza dolaylarında. Tatlı olarak krokanlı elma ve tiramisu istedik. İkisi de güzeldi, pizzalardan daha çok aklımda kaldı. Bizimkisi eski ofis kadrosu buluşması olduğundan, mekan sakin olsun birbirimizin lafını duyalım diye düşünerek seçmiştik burayı. Yanılmışız. Bizden sonra Mama tıklım tıklım doldu. Yalnız hafta içi olmasına rağmen bir elegans, bir makyaj, bir pul payet yoğunluğu. Belli ki fena halde in. Ama bu kalabalığa rağmen servis çok hızlı.

ps: Herkes mi son model ciple gelir be arkadaş?!

İnciraltı Meyhanesi’nde saraylı

Fıstık Ahmet, Barba’nın Meyhanesi kitabının girişinde anlatıyor. Adabına göre, rakı sofrasına akşam ezanı ile oturulur, yatsı ile kalkılırmış. En fazla iki duble. Herkesin kendi zarfı, yani karılarının dantelden ördüğü rakı kadehi zarfı, cebinde olur, içerken kadehe giydirirlermiş. “Benim bir de evde bir karım vardı” diye hatırlasınlar diye. Bu çok hoş, çok seksist adeti okumuş, İnciraltı Meyhanesi’ne kadar başka yerde görmemiştim. Gerçi gittiğimiz akşam kimsenin evde bekleyen karısı, kocası yoktu.

Kendi kuyuma kendim düşüp seksist bir cümle ile devam edeyim: Meyhaneye kadın eli değmiş olduğu her halinde belli. Duvarlar gravürlerle, eski İstanbul fotoğraflarıyla dolu. Adını daha önce duymadığımız mezeler menüde var olmakla kalıyor, garsonlar sabırla ne olduklarını anlatıyor. Bizans mezeleri, Ermeni mezeleri falan var. Kendi sitelerinde de anlatıyorlar zaten. Allahtan ekip sağlamdı da beş kişi olduğumuz halde merak ettiğimiz her mezeyi aldık, hiçbirinde aklımız kalmadı. Anladığım kadarıyla buranın esas esprisi bahçesi ama kışın ortasında olduğumuz için üst katta diğer sakin müşterileri rahatsız etme pahasına kakara kikiri yedik içtik, bahçede de aklımız kalmadı.

Öncesinde herkesten olumlu şeyler duyduktan, zarif, “özenli” bir iş yaptıklarını gördükten ve herkeslerin gazetelerde, dergilerde yazdığı methiyelerini okuduktan sonra, nedense mezelerinde hepsinin harika olacağını düşünmüştüm. Ama bir kışı günü, bir Pazartesi en zayıf anlarından birinde vurmuş olduğuma inanmak istiyorum. Eğer gerçekten öyleyse İstanbul’un hak ettiği yerlerden biridir burası.

Yediklerimiz için lütfen listeci mantaliteme maruz kalınız:
Beyaz peynir – meyhanede peynire önem verenler için sınıfta kalır (tercümesi: yeterince yağlı değil)
Saraylı - defne yaprağı ve karabiber dahil 18 baharatla marine edilmiş balık (levrek?). Favorim bu.
Karides söğüş – as yavan as it sounds
Levrek turşusu - Bunun adını not düşmeye gerek duyduğuma göre ilginç birşey olmuş olmalı.
Lakerda – Zeynep bozuk dedi, inandım, denemedim.
Dövme Hıyar Salatası - Hıyarın suyunu sıkmışlar, lor veya süzme yoğurt gibi birşeyle ve hafif baharatlarla karıştırmışlar. Dört başı mamur bir meze. Bugünkü meyhanelerde standart meze olabilir bal gibi.
Şevket-i Bostan nam-ı diğer kenger – hiçbir tadı yok gibi geldi, kimse de yorum yapmadı.
Cibez - ay, ot işte!
Muhammara - bir meyhanenin benden geçer not alması için gerekli olmayan ama yeterli meze, burada geçer not aldı. Bitirmek için kastım hatta.
Beyinli kuzu gerdan - Ortasındaki azıcık beynin tadı gerdanın donuk yağını, etin sertçe kıvamını kırıyordu. İyi mi yapılmıştı, bilemem ama hoşuma gitti.
Salata – malzeme iyi, çıtır
Ayrıca kavun, közlenmiş kırmızı biber, uskumru taratoru, patlıcan salatası, ahtapot, Ermeni pilaki, midye dolma, balık dolması.

Ara sıcaklar:
Dalak dolması – Nihayet yedim, başım göğe erdi.
Arnavut ciğeri
Beyin tava - Koray da ben de pek mutluyduk
Pastırmalı humus
Uskumru dolması - bütün yukarıda sayılanları yedikten sonra bile, tava olduğu halde hafif ve pek lezzetli.

İncir tatlısı
Ayva tatlısı - ay bu sertti açıkça
Kahve
Vişne likörü - içmeseydik de yanında yatsaydık

Adam başı 70 lira verdik. Peynir (5 lira) ve lakerda (8 lira) almasaydık, 57 lira olurmuş demek ki.

www.inciralti.com.tr

Galatasaray Adası’nda Suda Kebap

DSC02090-

Biraz gecikmeli bir yazı. Belki de Dünyanın en güzel şehrinde, en güzel yerlerden birindesiniz. Adada olmak insanı mutlu ediyor.

Sonbahar’dan kışa doğru geçtiğimizden dışarıda değil, mecburen içerideyiz. Masa kalabalık, Boğaz’ın orta yerinde, rakı eşliğinde mezelerle muhabbete başlıyoruz. Tulum peyniri, ezme, patlıcan salatası, zeytin salatası, mantar salatası. Mezeler ve sonrasında gelen fındık lahmacun, içli köfte, gavurdağı salatası ile devam ediyoruz.

Genel olarak yediklerimiz başarılı örnekler.Fakat sonra gelen bir çiğ köfte var ki seneler sonra Burcu’nun bile çiğ köfte ile  barışmasını sağlıyor. Uzun zamandır bu kadar lezzetli çiğ köfte yememiştim. Sonra ortaya resimlerde görünen karışık kebap (kuzu şiş, tavuk şiş, kaburga, fıstıklı kebap, adana kebabı, haşhaş kebap, beyti) geliyor.

Kebaplarda ağızda eriyen cinsten, fakat masada o gece potansiyel eksikliği var, kebapları bitiremiyoruz. Yemekten sonraki günlerde tabakta kalan kebapları hatırlayıp çok ah vah ettik (ben resme baktıkça hala ediyorum).

Yemek sonrasi tatlı olarak katmer yiyoruz. İçi bol fıstıklı katmerler kapışılıyor. Meyve ile yemeği bitiriyoruz.

Suda kebap, bence İstanbul’da şık bir yerde kebap yemek için en üst seçeneklerden biri olarak yer alıyor. Hele böyle bir manzara ile.

İzz Cafe’de cheesecake

Mama’dan çıktıktan sonra “nereye gidelim, nereye gidelim?’ diye düşünürken, benim aklıma Arnavutköy’deki Izz Cafe’ye gitmek geldi. Sıcak bir şeyler içmek için oturduk, Yasin bir de cheesecake söyledi. 

Ben tatlıdan pek hoşlanmam–biliyorum bunu çoğu kez söyledim–ama bu cheesecake kayda değerdi doğrusu. Bilmiyorum kendileri mi yapıyorlar, yoksa başkalarına mı yaptırıyorlar ama tatlının kıvamı, tadı, sosu ve büyüklüğü yerli yerindeydi. Gerçi hala şu koca İstanbul’da Passion‘in kaymaklı ve kadayıflı cheesecake‘inin üstüne geçecek bir örneğe daha rastlamadım ama buranınki de iyiydi şimdi, Allah için.

Sayısını hatırlamadığım kadar çay ve kahveyle beraber 40 TL civarı ödedik. Esas yemekleri denemek için, burayı da tekrar gidilecekler listeme yazdım.

Daha eski yazılar »