Yeniköy Kahvesi’nde pazar kahvaltısı

İstanbul’un boş olacağına güvendik ve gittik Yeniköy’e. Rahatça park ettik, rahatça yer bulduk Yeniköy kahvesinde. Yine iyiydi kahvaltısı. Ağzıma layık peynirleri vardı mesela. Ekmekleri kızarmıştı. İki kişi üç kişilik yemiş olabiliriz, bir de çok çay-kahve içtik ama yine de biraz pahalıydı: 47.5 lira. Şimdi “Bir de espressosu iyi olsa hayalimdeki kahvaltı yeri olacak” dersem, çaycıda portakal suyu isteyip, bir de üstüne buz isteyen, adı aklıma gelmeyen tiki arkadaşımıza benzeyeceğim biliyorum ama olan oldu, demiş bulundum artık.

Canım Ciğerim’de ciğer

Süper fal baktıkları bir yere götürdü Sera. Ardından ne yesek, ne yesek diye gezinirken kaç zamandır ciğer aşerdiğim için Sera’nın suratını ekşitmesi pahasına Canım Ciğerim’e ikna ettim. Ciğer şişi de et şişi de iyiydi, hoştu da ben esas közlenmiş soğanına bayıldım. Genelde ya naz yaparlar ya da laf olsun diye ızgaraya bir değdirip getirirler ya, bizim sormamıza gerek kalmadan harika közlenmiş, çiğ halindeki acılığı gitmiş bir tabak soğan getirdiler. Onlar da sokağa masa atmışlar. Mekanın kedisi eksik değildi. 28 lira, iki servis.

İnanması zor ama karalahana sarması yendi İstanbul’da Fasuli’ye borçluyuz…

Ne zamandır Dilek’e ısrar binbir kıyametle beni Fasuli’ye götürmesini söylüyordum. Neyse ki Karadeniz eşrafından üstelik damak zevkine de çok güvendiğim arkadaşım cumartesi İstanbul’a teşrif etti de Dilek de zorla bizi Çapa Fasuli’ye götürdü. Ben zaten gözü karartıp karalahana sarması ve yanına Fasuli Akif Usta’nın fasulyesinden istedim. Hakikaten iyi karalahana sarması yemek şanstır bu ülkede, yaprağını çok iyi seçmek gerekir. Fazla kalın ya da fazla ince olmamalı. Ustanın hakikaten eline sağlık diyor, alkışlıyoruz. Ama aynı zerafeti laz böreğinde göremedim nedense. Acaba Trabzon’dan siparişle gelenlerle kıyasladığım için mi bilmiyorum ama fazla iç bayıcı buldum. Halbuki sütlü nuriye gibi yediğinden bişey anlamaman gerekiyor. Her ne olursa olsun sarma keyfine değdi. On üzerinden 8 diyor, ekibe selam ediyoruz.Bu arada 2 yeri daha varmış. Asıl merkez Tophane’de diğeri Cerrahpaşa’da.
Üç kişi 60-YTL

www.fasuli.com

Körfez’de zeytinli biberiyeli lagos

Özet şu: Körfez’deki menülerde fiyat yazmıyor. O kadar tok satıcılar ki fiyat sorunca da söylemiyorlar. Anlaşılan İstanbul’un zenginleri de göz göre göre tipine göre kazıklanma girdabına öyle bir kaptırmışlar ki kendilerini, gıklarını çıkarmıyorlar. Ayrıca kavanozdan çıkan dilimlenmiş siyah zeytini fırınlarsanız, kıtır kıtır, bayağı güzel bir şey oluyormuş.

Körfez’i çok duymuştum. Boğazın en pahalı, en şık yerlerinden biri, tuzda balığı da pek meşhur, diye. Kafamda şimdiye kadar gördüğüm Boğaz balıkçılarının kusurlarını çıkarıp, masaların aralarını genişletip beyaz örtülü, efendi garsonlu dekoruna olduğunca zengin ve antipatik müşterileri koymuştum. Annem, evlilik yıldönümleri için boğazın Anadolu yakasında bir balıkçı olabilir deyince, Körfez’la hata yapmayız dedim kendimce. Gerçekten pahalıysa, önemli vesile olduğu için kimse laf edemez, memnun kalmama ihtimali de yok, dedim. Nedense çok trafik vardı o gün. Buluşup karşıya geçmemiz bir buçuk saatten fazla sürdü. Yol tarifini tam anlamadığımdan fazladan gezindik. Kanlıca körfezindeki yalılardan birinin arabalarla dolu avlusuna girdik, yalının yanından dolaşıp, denize hemzemin terasına değil, bir üst kattaki balkonuna çıktık, bize ayırdıkları masaya oturduk. Kanlıca körfezi çok sakin, masalarda ışıklar çok loş ve ikinci köprü ışıl ışıl olduğu için manzara, ortam harika. Tipik bir boğaz balıkçısı değil yani.
Bana gelen menüde fiyat olmasına çok şaşmadım, ne kadar nadir olduğunu düşünüyordum. Babamsa ona yanlışlıkla kadın menüsü verdiler diye düşünmüş. Meğer hiçbir menüde fiyat yokmuş. Alık ya da alık rolünü çok iyi yapan garsonumuz balıkların fiyatlarının günlük olduğunu, mezelerin fiyatının ise kaç kişilik istediğimize göre belirlendiğini söyledi. Babam bir sinirlendi. Peki nedir fiyatlar diye sorduk, söyleyemedi. Babam ‘Şef garsonu yolla” dedi (daha doğrusu maitre d’hotel dedi) , gelen olmadı. Giray, kalktı, aşağı bilgisayar başına gitti de bir post-it’in üstüne iki üç şeyin fiyatını yazdırabildi. Diğerleri için annem inatla tek tek sordu. Şarap menüsünde allahtan fiyat vardı ama babama denetip bizim kadehlere koyup da babamın kadehini doldurmayınca ben bir gittim paraladım garsonu. Komediye döndü iş yani. Piyangodan çıkan parayla lokantaya gidip, hardalı kaşıkla yemeye çalışanlar kadar salak hissettim durum batmaya devam ettikçe.

İlla fiyat görmek gerekmiyor. Zaten Boğaz’daki birçok balıkçıda meze tespisi gelir, menü falan gelmez, soran da pek olmaz. Menüde fiyat yazmaması da fiti-fitidir, fiyatı neyse verilecektir, dolayısıyla bir derece kabul edilebilir. If you have to ask, you can’t afford it, olabilir. Ama sorunca kıvırtma cevap vermek, şef garsonu çağırınca göndermemek, usturuplu bir cümle ile kurtarılabilecek bir durumun uzamasına izin vermek, hatta hiç umursamamak, aç müşterinin sinirli olacağını bilmemek olamaz. Hele bin yıl önce açılmış, kendini vaktiyle ıspatlamış, yenileri cebinden çıkarabilecekmiş havasında bir yerde hiç olmaz. Üstüne babamın kadehini doldurmayı unutmak nedir bilemiyorum bile. Bunun gurmecilikle alakası yok. İzmir’de Cuma günü Google’dan “muzedechanga fiyatlar” diye arama yapan adam, karısını, kız arkadaşını binde bir İstanbul’da güzel bir yere götürmek istiyorsa, neyle karşılaşacağını, tek atışında hata yapmayacağını bilmeye hakkı var. Üstelik orta yerde fiyatların asılı olmaması yasadışı anladığım kadarıyla. Ayrıca araştırıp rapor ederim.

Ne yediğimiz ya da birşeye benzeyip benzemediği önemli değil. Ben asıl neye ne kadar para verdiğinizi, insanların tipine göre fiyat çakıp çakmadıklarını merak ediyorum. Bizimkini rapor edeyim: Tarama, balık köftesi, kalamar tava. Çilili kılıç, dana-tavuk şnitzel, fırında ıspanaklı levrek, zeytinli biberiyeli lagos. Bir şişe Moskado veya Nevşah. 215 lira.

www.korfez.com

Müzedechanga’da kuzu

Her gün her gün çalışırken ve bunalmışken, bari bir yakışıklı beni müzedechanga’ya götürse diye düşünüyordum. Utku to the rescue. Ta Amerika’dan yetmiş olmasıyla ilgili güzel bir deyimimiz var ama aklıma gelmiyor. Üstelik ben böyle hafif kasıntı, azar azar yiyeceğiz zannederken, tüm grup bir obur çıktı o akşam. Herkes başlangıçlardan mezeymiş gibi üçer beşer ısmarladı, ana yemeklerde müthiş takas döndü, hatta tatlılara sıra gelince bile herkes ‘aman ısmarlanmamış tatlı kalmasın’ hesabına düştü. Bir seferde neredeyse herşeyden denedim yani. Ayrıca, Utku şaraba biraz meraklı olduğunu belli ettiğinden midir bilemiyorum ama Trapiche’le başka bir tanesi arasında kararsız kalınca, garsonumuz “Trapiche yediklerinize daha iyi uyar” dedi. Ben İstanbul’da ilk defa karşılaşıyorum şarap hakkında aklı başında bir laf eden garsonla.

Bakalım. Aklımda kalanlar yani kayda değer güzellikte olanlar: fava ve deniz börülcesi, üstlü altlı; maş piyazı; menüdeki adıyla “rezene, enginar, zeytinli kuzu ve pilav.” Kuzuyu ayrı, diğerlerini ayrı pişirip sonradan birleştiriyorlamış. Kötü değildi ama bu tür haşlama işlerini Şemsa Hanıma bırakmak daha doğru bence. “Kuzu pirzola, firik pilavı ve harissa sos” da birkaçımızın ısmarladığı birşeydi, ben denemedim ama memnun kaldılar. Tatlılardan greyfrutlu çikolatalı musun menünün demirbaşlarından olması boşuna değil. Zevk sahibi insanlar için birşey. Çörekotlu krokanlıyla hele. Geçen sefer Emi’yle paylaşmıştık, Emi yine aynısını istedi. Ulaş’ın “Türk kahveli dondurma, acıbadem likörü, Changa biscotti”nin dondurmasını, Zeynep’in “Karpuz suyunda kavun ve rakılı dondurma”nın rakılı dondurmasını ve Ufuk’un”Zencefilli Krem Karamel”den denediğimi ve hepsinden hoşlandığımı hatırlıyorum. Diyebilirsiniz ki dondurmanın Türk kahvelisi de rakılısı tribünlere oynamaktır 2007’de, haklı da olabilirsiniz. Ama o 2007’de Algida henüz ikisinden de çıkarmadı hem de devletimiz hala “sade dondurma” satıyor. Ben “Mozaik pasta ve portakal kabuğu şekerlemesi” istedim. Yine, ama sektirmeden yine en kötü tercihi ben yaptım. Nedense canım bir haftadır istiyordu mozaik pasta. İçindeki hangi malzemeye ihtiyaç duymuş olabilir vücudum bilemiyorum. Zaten neyle karşılaştırarak beğenmediğim de meçhul. Bundan önce son mozaik pastamı ya 9 ya 17 yıl önce falan yemişimdir. Fazla yoğundu.

Biz meyhane muhabbeti yaparken etrafımızda double-date‘ler ve yabancılar, sakin, kalabalıktan uzak bir ortamda harika bir yaz akşamında “ne görgülü insanlarız ki buraya geldik” diye kendilerini/birbirlerini pışpışlıyorlardı. Havai fişekler bile uzaktan uzaktan patlıyordu. Rahatsız etmedik ama onları (biz sütten çıkma ak kaşıklardık!). Yazın bir Cuma akşamı İstanbul’da olunabilecek en iyi yerlerden biri herhalde. Serindi, Ikea marka polar şallar verdiler. Adam başı 100 liraya geldi.

www.changa-istanbul.com

Tavanarası’nda yoğurtlu ıspanak

Tavanarası’nı hiç yazmamış olduğuma inanamıyorum. Neredeyse iki senedir gitmediğim anlamına da geliyor bu galiba. Ev yemeği demek ayıp o yemeklere ama restoran ya da restaurant, hatta lokanta yemeği olmadıkları kesin. Çok sıcak bir gündü gittiğimizde ama etrafa o kadar çok fan koymuşlar ki vapurda gibi hissettik ara ara.

Laden’le ben bir sıcak bir de zeytinyağlı ıspanak yedik. Hangimiz hangisini yedi unuttum. Yiğit daha erkeklerin anladığı türden birşey yedi. Karışık adında, havuçlu, kuru otlu, az sulu cacık yedik. Ece de muzlu yoğurtlu bir tatlı yaptırdı ki hiç naz yapmadılar Ece “bir de şunu ekler misiniz?” diye geri gönderdikçe. Fiyat hatırlamıyorum ama sıcak ıspanak 5 veya 7 liraydı mesela.

Deep’te burger

Deep bana artık sadece deep-fried olayını çağrıştırıyor çünkü herşeyi mümkün olduğuna bol yağ çekecek şekilde kızartmak için uğraşıyorlar sanki. Mantarlı hamburger ısmarlamaya çalışırken, tavuklu bir burger ısmarladım yanlışlıkla. Hemen şnitzel gibi kızartılmış bir tavuk koymuşlar iki ekmek arasına. Laden’in makarnası da mümkün olduğunca yağlı ve ağırdı. Ama bol turist vardı diğer masalarda. Onlar besler nasılsa orayı.

Frapan Osmanlı’dan limonlu çizkek

Bizim ofisin hemen orada bir CD’ci vardı. CD sahafı demek daha doğru. Karman çorman binlerce CD, kaset. Ne ararsan var. Keşke müzikten anlasam da uzun uzun anlatabilsem. Çünkü harika bir müzik zevki de var. Yığınların arasında bir adam genişliğinde bir koridordan ibaret minicik bir dükkan. Ama çıktı oradan, daha arkada bir yere taşınmış. Adam hala ortalıkta, arada gelen müşterileriyle uzun uzun Manolya’da oturup PR yapıyor.

O çıkınca, ortaya çıktı ki meğer dükkan bayağı büyükmüş. Tadilat boyunca takip ettik, sandviççi açılacak dediler. Ben Quiznos Sub ayarı birşey bekliyordum. Halbuki Frapan Osmanlı adını verdikleri bir yer açıldı. Bir masa içeride, bir masada dışarıda. Önce klasik tatlılarla, tulumba, helva, mozaik pasta gibi şeyler ve tuzlu, tatlı, kurabiyelerle başladılar. Sonra sandviç, panini gibi şeyler eklediler. Bir ay falan oldu, şimdi de menü çıkardılar, salatalar eklediler. Küçük küçük ondan bundan deniyoruz. Şimdiye kadar en beğendiklerim, Sera’nın mezun olması bahanesiyle Bekir’in aldığı limonlu çizkek ve hakiki yeşilliklerini, kurutulmuş domatesini, fesleğenini esirgemedikleri hellimli salata oldu. O salatayı 6 liraya ne kadar devam ettirebilecekler göreceğiz. Aa, bir de bir şekerleme vardı, jöle gibi, üstü şeker kaplı. Başta onca pastane olan caddede nasıl cesaret ettiler tatlıcı açmaya diye düşünmüştüm ama tutturma ihtimalleri var sanki, bakalım. Rapor veririm arada.

www.frapanosmanli.com