Sekizinci sokaktaki Otto

Açıldığından beri merak ediyorum, acaba isim Otto Pizzeria‘dan ne kadar alıntı diye? Acaba Mario abi kızar mıydı? Gerçi niye kızsın ki? O ne de olsa lokantasının olduğu sokağın adını vermiş. Hem de Şeyhbender ismi zaten kapılmış.

Birkaç kere gitmişliğim vardı, yemeği her seferinde iyiydi, ama bu sefer gerçekten çok iyiydi. Roma pizzasını herkes çok sevmez, her yer de çok iyi yapmaz zaten. Burasınınki olmuş. İlk açıldığında Otto güzeldi, sonra popülerleşti, kalabalıklaştı, hoi polloi doluştu. Şimdi sanki o grup azalmış ve de mekan biraz daha oturmuş. Belki de Salı akşamı gittiğim için böyle düşünüyorum?

Eren’le Laden’in paylaştığı pizzanın adını hatırlamıyorum ama bu ikili olsa olsa Dolce Vita türevinde isimli bir pizza yemişlerdir. (gerçi yarısını ben tırtıkladım ama…) Giray gelince lazanya istedi, 1.5 pizzadan sonra bir çatal bile alamadım ama görünüş ve koku itibarıyle o da olmuş; Giray da onayladı.

Yan masadaki dg toplaşmasından dolayı biraz gürültümsü olması ve artık midelerimizin tok olmasında dolayı hadi kaçalım diyip çıkışta 0.5 sahibe teşekkür ve ellerinize sağlık dileklerimi iletip pizzalarını bi güzel yağladım.

Nurzade’de zeytinyağlı fasulye

Ortaklar Caddesi’nden girince ilk sağdaki sokakta. Girişinde “Nurzade 1958” yazıyor. Masa ve sandalyeler ahşap. Yerler tekrar moda olan karolardan. Sokağa da taşmışlar masalar koymuşlar. Geçen gün önünden hızla geçerken, hiçbirşeyine özellikle dikkat etmediysem de genelde iyi bir his edindim, “güzel bir yer burası” dedim. Bugün de Selçuk’a Mayk Cafe, Match Cafe ve Nurzade seçeneklerini sununca bir bakışta o da doğru hissi edindi. Mantı, çiğ börek ve ızgaraları da varmış ama biz zeytinyağlılar gibi hazır yemeklerden seçtik. Garson, “çok şüpheci bakıyorsunuz fasulyeye ama hele bir yiyin” dedi özgüvenle. Birazcık domatesli, ayşe kadından zeytinyağlı. Korktuğum gibi kılçıklı falan da değil. Yanına da üç-dört mercimek köftesi de istedim, onlar da güzel. Selçuk’a eti az görünen etli bezelye, pilav ve kabak kalye. “Cacığınız var mı?” “Yaparız.” Büyük büyük doğranmış hıyarlarla, az yağ, az kekik, ooh. Yemekler pek lezzetli, servis hoş. 20 lira istediler ama beni çok rahatsız etmedi çünkü mesela geçen gün Şişli’de Kırık Tabak’ta yemeği tartacaklarına tipimiz tartıp para isteme tavrından bayağı bir farklıydı. Çay da ikram ettiler. Bir daha denemek lazım. Mantısını, çiğ böreğini denemek lazım.

Ming Garden’de akşam yemeği

Her ne kadar yesek’e “karşıdan” katkılarda bulunuyorsam da, bu sefer Ming Garden’i yazmakla görevliyim!

Semt Talimhane, dekor klasik Çin lokantası kıvamında. Normalde boş olurmuş, biz gittiğimizde ağırlığı yabancı olmak üzere epeyce masa dolu idi. Restoranın belki en hoş tarafı son derece yaşlı, sevimli ve hafif de egzantrik garsonu.

Üç kişi olduğumuzdan ve karar vermek de zor göründüğünden iki kişilik menülerden birini ve ilave olarak karides ve salata söyledik. Acılı ekşili çorba benim Türkiye’de yediğim en iyisi diyebilirim. Yeşil biberli et, bir tavuk yemeği, bir sebze yemeği ve tatlı, iki kişilik menünün diğer öğeleri idi. Çin lokantalarında genelde sınıf atlama ve Asian fusion’a kayma veya memlekete pek bir ayak uydurup domatesli soğanlı Çin yemeği hazırlama ekstremleri ile karşılaşılabiliyor. Burası öyle değil. Kaliteli, tutarlı, klasik bir Çin yemeği.

3 kişi takriben 90 YTL ödedik.

Midpoint’te karidesli noodle

Daha önce çok beğenmemiş olduğumu yazdığım için karşılaştırma baabından yazma sorumluluğu hissediyorum. Yoksa Midpoint’a karşı hala önyargılıyım. Pazar akşamı Giray’ın gözü gittikçe şişmekte olduğu için doktora bir göstermeye gittik. Çıkınca Nişantaşı’nda nereye gitsek, ‘kapanıyoruz’ deyip kışkışladılar. Midpoint’e razı olduk ama fena değildi. Rokfor soslu gnocchi ve karidesli noodle düzgün. Yalancı yengeç eti ve aysbergli ispanyol salata da artık ne kadar iyi olabilirse, o kadar iyiydi. Limonatası da iyiydi. Dışarıda oturduk, o da iyi birşey. Servis bile beklediğimden iyiydi, ‘nar suyunun tazesi yoktur, şişeden veriyoruz’ diye bile uyardılar. Yalnız gelen giden kadınlar çok süslü ve çok zayıftılar. Yok, gerçekten çok zayıftılar.
Acilde göz kontrolü bedava, damla ve pomad 11 lira, yemekler 62 lira.

Yazarlar ve kategoriler

Bir iki hafta önce Selçuk sağ kolona Yazarlar Arşivi diye bir liste ekledi, yazıları artık yazarlarına göre seçip beğenebilirsiniz. Bir de başlıkların altında Yazan: diye kimin yazdığı görünüyordu ya, ona da tıklayıp o yazarın yazılarını görebiliyorsunuz. Bazı kategoriler de çok şişmişti, onları biraz ayırdım. Deniz’in dışlanmış hissetmesine yol açan Karşı yakada kategorisini Boğaz’da altında Anadolu yakası – Boğaz, Kadıköy’de, Bağdat Caddesi civarında ve Anadolu yakasında diye kategorilere böldüm. O buraları doldurdukça daha da ayırırız tabii. Nişantaşı’da‘yı da dört ayrı kategoriye ayırdım. Ceyda’nın isteğiyle Börek kategorisi ekledim. Suşi‘yi Balık altına aldım. NASIL BİR YERDE? diye kategori açık Dışarıda, Şık bir Yerde gibi kategorileri onun altında aldım ki NEREDE YESEK? kategorisi sadece coğrafi ayrım için olsun. Artık şunu yesek ama şurada yesek diye arama yapacak kıvama geliyor galiba. O da yakında.

İskele’de midye tava

Nedense İskele’ye neredeyse on yıl sonra tekrar gelince, bir döngü tamamlanmış gibi hissettim. O zaman da Yesek mukabili birşeyler yapmak hayalim vardı hatta blog denen şey yokken basit statik bir html site yapmıştım (bir gün sitenin bir yerine koyarım, bakıp bakıp eğlenirsiniz). İskele’ye Seha ve kuzenleriyle gitmiştim. Ufuk da mı vardı acaba? O zaman farketmiştim ki şimdi adını hatırlamadığım kuzenini “o restoran, şu meyhane” gibi bir muhabbete çekmek, “mekan rehberi”nin hedef kütlesi yapmak mümkün değildi. Ama çikolatalı sufle ısmarlayınca, dilinin bağı çözüldü ve İstanbul’da şimdiye kadar yediği en iyi sufleleri nerede yediğini heyecanla saydı. Demek ki insanları esas heyecanlandıran yerler değil, yemeklerdi! İşe yaramaz mekan rehberlerini nasıl aşacağım konusunda şimşekler çakmıştı kafamda. O zaman anladığımı şimdi iki gıdım hayata geçirebilmiş olduğumu hissettiğim için döngü gibi geldi herhalde. Kısmen de yeniden gittiğimde, yeni bir döngü tamamlama hayalinden dolayı.

Annem “Boğaz’da balık” dedi. Tabii uzak da olmasın, kazık olmasın, iyi olsun. Set Balık mı, Güneş mi, Marina mı derken nasıl olduysa doğru bir kararla “İskele o zaman” dedim. Rumelihisarı’ndaki hani. Annem, babam ve ben saat 9’a doğru vardığımızda masalar dolmuştu bile. Bizi balkona oturtup, serin olduğu için renk renk pançolar verdiler. Servis de iyiydi, yemekler iyiydi. Nasıl olduysa ailenin beş ferdi de memnun kaldı. Peynir, kavun. Çoban salatanın etrafında süs olarak konmuş havuç dilimleri haşlanmıştı. Salata iyice azalınca, domates takviyesi yaptılar ve Selçuk’la Giray’ın gözüne girdiler. Midye dolmayı ben istedim çünkü yine bir on yıl önce teyzemle geldiğimde çok iyiydi diye hatırlıyorum ama bu sefer sadece düzgündü. Midye tavaya herkes bayıldı. Ahtapot hem yumuşaktı hem de miktarı boldu, zeytinlerin arasında saklanmamış. Patlıcan salatası. Izgara kalamar iyi ama tadı azdı. Balık köftesini kızartmamışlar ızgara yapmışlar hafif olmuş. Hatta balıkların da yanına patates değil, havuç, brokoli ve roka koymuşlardı. Çaktırmadan, göze batmadan hafifletmişler yani yemekleri. Ortaya barbun, kılıç şiş ve lüfer almışız. Aldığım nottan hatırladığıma göre ne çok çok iyi ne de kötüymüş. Genelde de hiçbirşey harika değildi ama iyi bir akşamdı, anneler gününü kutlamak için iyi bir yerdi. “Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım” derken insanın hayalindeki Boğaz’da balık deneyimiydi. En güzel tarafı çok kazık değildi. İstanbul’da şu sıralar fiks fiyat 70 lira ya, burada 1 büyük Tekirdağ ile adam başı 75 liraya geldi.

www.rumelihisariiskele.net

Leb-i Derya’da peynir tabağı

lebiderya.jpg

Richmond otelinin en üst katındaki yeni Leb-i Derya’da barın arkasında köşede süper bir masa var. En yukarıda, hem restorana hakim hem de tabii ki harika manzaraya. ‘Küçük dağları ben yarattım’ diyebilmek isteyenlere. Esra tek başına olduğundan oraya değil bara oturmuş, laptop’u açmış, kitapları yaymış, kulaklığı takmış çalışıyordu biz gittiğimizde.

Peynir tabağımızdan memnunduk, hatta peynirlerin bir ikisi bayağı güzeldi. Ama toplantının bitmesini kutlamak için şampanya istedik. Maksat adet yerini bulsun, en ucuzu 80 liraya Bianca’yı. Bir gecikme vardı ki meğer kadehleri soğuttukları içinmiş. Ama buzlukta değil için buz koyup soğutmuşlar ve kadehlerin içi ıslak. Big no-no. Ben bu konuda aman ne farkedercilerin değil, snobların yanında yer alıyorum. Tamam rakı iç ama şampanya içeceksen, adabını da öğren kardeşim. Müşteri Dom Perignon açtırsın istiyorsan da, buzlukta bekleyecek bir iki kadeh artık.

www.lebiderya.com

Ek: Dün bir hafta sonra yine gittim, şansıma barda oturduk. Barmen, bir taraftan kızın tekine yazarken, diğer taraftan bir şampanya kadehine buz koydu ve cool barmen edalarında buzları çevirip attı. Kadehe açık Bianca’nın dibini doldurdu, yetmedi, markasını görmediğim ama İnci Damlası olduğunu tahmin ettiğim ikinci bir şişe açıp ondan takviye yaptı, iki elma dilimi kondurdu. Ben iki dakika sonra kokteyl öğrenmeye çalışan saftirik kız havasında “o demin yaptığınız neydi” diye sordum, “sek şampanya” dedi. Off, of.

Hacı Abdullah’ta zeytinyağlılar

Anma toplantısının öğlen molasında yaklaşık 50 kişi Hacı Abdullah’a gittik. Biz yemek seçemeden bin türlü zeytinyağlı koydular ortaya. Önceden öyle anlaşmışlar demek ki. Her dört kişiye bir baklalı enginar, bir sarma ve dolma tabağı, bir çalı fasulyesi, bir turşulu murşulu salata, bir kase yoğurt. Şimdi, zeytinyağlılara laf yok. Yoğurda da. Ama daha sonra aramızda konuşunca anladık etler aynı kalitede değil. Diğerlerinin yemeklerinde de kuşbaşı sertmiş mesela. Benim keşkeğimin yanındaki tavuk göğsü sert ve kuru (ne bekliyordum mi?). Evet, keşkeğim yanındaki tavuk, yanlış yazmadım. Ama sadece keşkek isteseymişim, üstüne biberli yağ dökmelerini de engelleseymişim daha hayırlı olacakmış. Annemle keşkül paylaşalım dedik. İkimize de yarım porsiyonluk kaselerde keşkül geldi. Bol fıstıklı, koyuca. Şekerpare çok tatlı, yoksa dağılıyor ağızda. Son geldiğimde kıl olmuştum ama bu sefer hem servis iyiydi ve hem de ben ödemedim.
Ahmet bey Atatürk’ün yeniçeri kıyafetli fotoğrafının fotoğrafını çekti. Tüfekli, kılıçlı Osmanlı armasının Abdülhamit zamanında, Batı’da özenerek İtalyan bir ressama yaptırıldığını anlattı.