Saray’da şekerpare

Fazıl sayesinde Çatalçeşme’de Saray açıldığını öğrendik. Çatalçeşme, yani Bostancı ve Suadiye arası. Han köftecisinin yerine açılmış. Kanyon’daki şubesine benziyor, şıklık iddiasında. Çay içip teftiş ettik. Bildiğimiz Saray.

saray_ccesme2.jpg

Kral çıplak I – Erguvanın gölgesindeki restoran

Dün akşam yattığımda uykum gelmediği için TimeOut yeme içme ödülleri sayfalarını (TimeOut İstanbul Şubat 2007) karıştırdım, karıştırdığım için de uykum kaçtı. Geçen gün Erguvan kapanmışmış demiştim ya, gazeteci olmadığımdan yazarken illa teyid etme gereği görmemiş ama ya kapanmamışsa diye bir huzursuzluk duymuştum. Sayfaları karıştırınca emin oldum. Çünkü en iyi restoran seçilen Mikla’dan bahsedilirken, değil laf arasında bahsetmek, esamesi okunmuyor Erguvan’ın. İlk cümleleri aktarayım: “Lokanta, Nuteras, Num Num… Hiçbirinin şöhreti ünlü şef Mehmet Gürs’e yetmedi, bir de The Marmara Pera’nın tepesine göz alan Mikla’yı kondurdu.” Mikla’yı överek devam ediyor. Demiyor ki Mikla bile yetmedi, Erguvan’ı açtı, beceremedi, üstüne üstlük eski mekanlarını mediokrasiye terk etti, şimdi döndü Mikla’yı pompalamaya çalışıyor. Geçen bir yıl Mehmet Gürs’ün hayatında hiç olmamış sanki! Time Out’a daha çok giydiresim var ama uzun vadede sistemi çökertmeye çalışmayı tercih ediyorum. Arada böyle kral çıplak diye bağırırsam affola!

Sosa’da tahıl salatası

Kanyon’da denemediğim bir yeri deneyeyim dedim ama Sosa’da tahıllı salataya bol roka, buğday, kuru erik, kuru incir gibi şeylerin yanında o kadar çok sos koymuşlar ki hafif ve sağlıklı birşey olacağına mideme oturan birşey oldu ve yeni yer denemek yine hata oldu. Meyva sularının Cuppa prodüksiyonu olmasından kıllanmalıydım. Zaten filtre kahve yerine americano geldi, elbette ki. Akmerkez’indekinde salata mı, wrap mı ne yemiştim ama bu kadar zevksiz bir deneyim olarak kalmamıştı aklımda. Sözlükçülerin gözünü yiyim, uyarıyorlarmış meğer.

Nasıl yeni “tema”?

Hadi gözünüz aydın. WordPress‘e taşınalı beri, güzel bir tema yani görüntü bulup uyarlama peşindeydim. O yüzden diğer işleri de ertelemekteydim. Fjords01‘i buldum, günlerce blog‘dan hangi resimlerin hangi kısımları olacak diye ölçtüm biçtim, kodunda gerekli yerleri güncellemeden temayı işler hale getirmeyeyim dedim. Nihayet yaptım istediğimi. Yazarların adları da görünüyor. Mümkün olduğunca Türkçeleştirdim de. Nasıl olmuş?

Bundan sonra bir iki iş daha yaparsam istediğim hale gelecek. Yesek listesindeki yerlerin yani önerdiğim yerlerin adreslerini falan ekleyeceğim. Emel kaç zamandan sonra yazmaya karar verdi. Giray da kendiliğinden yazdı gönderdi Kristal Ocakbaşı yazısını. Birkaç yazar daha tavlamaya çalışacağım. Sadece fotoğrafın da iyi olacağını düşünüyorum. Statcounter‘ın tuttuğu çeteleden çok şey anlasam da kategoriler iyi midir, daha az veya çok mu gerek onu henüz anlamadım. Bir de “yesek nedir, ne işe yarar?” gibi sayfaları biraz arttırabilirim.

İşte böyle. Bunu okuyunca içinizden düşündüğünüzü bana da söyleseniz ne harika olur.

Apik’te ayak paça

Paça çorbasının suyu paçadan olurmuş, parçalarının hayvanın neresinden olduğu değişirmiş. Kelle paça, ayak paça, dil paça olabilirmiş mesela. Yiğit böyle anlattı. Dil paçayı kaçırmamak lazımmış. Ama ayak paçada zorlandım doğrusu. Fazlasıyla kıkırdak ve kemik. Besleyici midir acaba? Selçuk gibi işkembe/tuzlama çorbası veya Ece gibi kokoreç veya Giray gibi ikisinden yeseydim daha mutlu olurdum. Ya da sarı değil turuncu olan zerdeden yeseydim. Apik’i daha önce yazmamış olduğumdan yazıyorum. Hani şu Dolapdere’de olan, işkembecilerin enn meşhuru olan, içerideki herşeyi olduğu gibi muhafaza eden Apik. Yoksa “bir Apik’iz, suratsızız ve kazıklarız” tavırlarından dolayı çok yazasım yoktu. 120 lira + dönüşte elimizde kalan egzosun çıkaracağı tamir parası!

Leonardo’da pazar kahvaltısı

Böyle yerleri ne kadar duyarsam duyayım, fotoğraflarını görürsem göreyim kafamda hep farklı canlanıyor. Gerçeğini görünce de eskiden kafamda olan görüntü de yok oluyor genelde. Tabii bir romandan sonra filmini görmek daha garip birşey çünkü filmde gerçeği değil, okuduklarını o yönetmenin kafasında canlandırdığı halini görüyorum ve yine bendeki görüntü yok oluyor.

leonardo11.jpgPolonezköy’le ilgili kafamdaki eski imgeyi hatırlıyorum. Tahminen gördüğüm bir fotoğraftan dolayı, köyü düzlük ve açık bir alanda geniş bir ana cadde etrafında toplanmış olarak hayal etmiştim. Halbuki ormanın ortasında, engebede, küçük bir meydandan her bir tarafa dallanıp budaklanan temiz sokaklara yayılmış evlerden oluşuyor. Ama köyü bilmeyenlere uzun uzun anlatmamın bir anlamı yok çünkü olduğundan farklı canlandırmanızdan başka bir şeye yaramayacak. Polonezköy / Adampol tabelasıyla beraber sağlı sollu restoranlar, et mangalcılar, pansiyonlar beliriyor. Yol hafif rampalanıp da inmeye başlayınca meydan görünüyor ve Leonardo’nun tam karşınızda. Hayal ettiğimden daha sempatik, kocaman bir bahçesi, Şubat ayının dördünde haliyle işlemeyen havuzu, set set bahçenin orasında burasında sempatiklikten çalan masaları var.

leonardo21.jpgEvin kış bahçesinde uzun pazar kahvaltılarıyla meşgul kalabalık ailelerden biri gibi bir masaya oturduk, bir dakikalık bakışmalardan sonra açık büfeye davrandık. Salam, peynirden çok ötesini beklemediğimden, açık büfede çok seçenek olmasına, ucuza kaçılmamış olmasına, hatta ilginç birkaç yemek bile olmasına önce şaşırdım. Sonra farkettim ki bu aslında tipik bir otel açık büfesi. Tahminen Dohoda ailesi, yani burayı işleten, mekana amcalarının adını veren Leh asıllı aile, otellerde çalışmış bir aşçı ayartmış. Yemekler iyi. Hepsini saymak, hatta sadece çeşitleri saymak bile kafanızda doğru canlanmasını sağlamayacağı için aklımda kalan bir iki ilginç/iyi yemekle yetinelim karşılıklı. Zeytinyağlı taze sarmısak, parmak parmak kesilmiş. Tarama ve humus. Domates reçeli. Az otlu baget. Parça etli, beşamelli ve pirinçli kabak dolması, toparlak olan kabaklardan. Kuzu kol/but. Bol kahveli, ıslak ve hafif tiramisu. Şarapta armut. Taze ananas.

Selçuk’un doğumgününü kutlamak için istediğimiz ve tek roze olan Lal’ın ekşimiş olduğuna karar verdik ve garson gıkını çıkarmadan yenisini getirdi: Kavaklıdere Sauvignon Blanc Sultaniye. Denememiştik, beğendik.

Cumartesi, Pazar ve bayramlarda akşam beşe kadar açık olan açık büfe 45 lira (çay, kahve dahil değil). Diğer günler alakart menüdeki Polonya yemekleri için tekrar geline. Havalar biraz düzeldikten sonra, havuz mavuz açılmadan önce.

www.leonardorestaurant.com

Dulcinea’da Norveç somonu

Geçen sefer salatadaki hellim soğuk geldi diye yargıladığım Dulcinea’yı bu sefer pek bir sevdim. Elbette hava eskisi gibi değil. İlk açıldığında, başka da benzer mekan azken dopdoluydu ve bardan geçip arkalara varmak zulümdü. Sadece kalabalığından değil, esas herkesin burnundan kıl aldırmaz süzüşlerinden dolayı. Halbuki şimdi tam kıvamındaydı. Akşam 6 buçuk gibi, ilk gidenlerdendik ve yavaş yavaş kalabalıklaştı. Kimsenin birbirini tavrıyla rahatsız etmediği bir ortamdı. Müzik elektronik ağırlıklıydı. Bunlara rağmen pek bir sevmemin esas nedeni menüydü. Bir kere, tadımlıklar var. Peynirli muska böreği, 4 lira mesela. Yengeç keki 8 lira. İçkinin yanına ne yemek ne çerez olan birşey ister ya insan. Sonracığıma, rakı setup ve şarap setup diye birşeyler var. Rakınınki “kavun, b. peynir, zeytinli köfte, yoğurtlu patlıcan slt, mini tavuk şiş, domates, salatalık, turşu” (19 lira). Şarabındaki “siyah üzüm, rokfor, gouda, marine somon, kuru meyve, bruschetta üzeri carpaccio” (22 lira). Websitesinden anladığım kadarıyla votkanın da varmış da vazgeçmişler. Bir de tadımlık sadece içkinin yanına ağız oyalayacak birşey olsun diye değil, günde 3 öğün yalanına son verebilmek için önemli (diyetisyenler 6 öğün diye dövünürken, İstanbul’da yaşayanların yarısı sadece 2 öğün yiyormuş). Kimin hayatı her cafeye gittiğini bir öğüne denk getirecek kadar düzenli?

But I digress. Ben brokoli çorbası içip üstüne ızgara Norveç somonu yedim. Kendinden bol yağlı olduğundan kurumayan somonun yanında çin böreği ve hindistan cevizi sütlü pazı vardı. Yeşilliğine de sirayet etmiş o süt ki bayağı hoş bir tat verdi. Zeynep muska böreği ve köri ve yoğurtla marine edilmiş tavuk budu yedi ki uzun zamandır yediği en iyi tavuk olduğunu not etmemi istediğini belirtti. Menüdeki iki sufleden biri olan Dulcinea suflenin karamel sosunda tutturdum viski gibi bir alkol var diye ama yokmuş. O sos için sufle istenebilir, o kadar beğendim. Yemeklerden bayağı memnun kaldık yani. Farklı yerlerde yemek istememin nedeni keşifse, işte burası zevkli bir yeniden keşifti. Yemekten sonra elli saat oturduk, kahveler, kolalar, sufleler, şaraplar devam ettik. İkinci kahveleri ikram ettiler.
Somon 19,5, sufle 12 lira.

www.dulcinea.org (fiyatları düşürmüşler ama sitede değiştirmemişler)