Kitchenette’te hamburger

Dün akşam Gezi’den sacher torte alıp yedim. Ardından iki tane çikolata parçalı kurabiye. Sonra bu akşam nasıl olduysa Selçuk’u ikna ettim ve Kitchenette’e gittik. Orada da hamburger ve patates kızartması yiyip bira içtim. Ardından devil’s food cake yedim… Aaa, burası yesek.com mu, pardon ben itiraf.com zannetmiştim.

Kaç zamandır Kitchenette’e gitmek istiyordum. Hazır o yepyeniliği azalmışken, enerjisini, havasını (ve beraberinde servisini ve yemek kalitesini) kaybetmeden gitmek gerek. Sonuçta ben de insan evladıyım, sadece yemek için değil, in olduğu için bir yerlere gitmek isteyebilmeliyim, değil mi? Üstelik dayım “plus Parisien que Paris” diye yorum yapmışken. Nitekim, Cumartesi annemle orada buluştuğumda pek bir beğenmiştim: dolu, gürültülü, civcivli ve soğuğa rağmen insanlar dışarıda bile oturuyorlardı. Ama ne annemin salatasını ne de benim greyfrut sorbemi (ki Eren’in sevdiği yemeklere dahildir bu) rapor etme zorunluluğu hissettim. Çünkü tekrar gelip adamakıllı yemek yemek istiyordum. Haftaiçi akşam saati yine dopdolu ve civcivliydi. Garsonları sempatikti. Benim hamburgerim de Selçuk’un cafe de Paris soslu bifteği de nasıl pişmiş olsun diye sordular. İstediğimiz kadar çiğ değildi ikisi de, o ayrı. Ben hamburgerimden gayet mutluydum ama paşa, etini baharatlı buldu ki Türkiye’de baharatsız kıymadan hamgurger konusunda pek şansı olmaz herhalde. Ben de onunkinin sosunu vasat buldum, hıh. Selçuk yanına şarap içti, ardından çilekli milföy yiyip çay içti. Ben pastamla beraber istediğim americano‘nun yanındaki harika brownie‘den yapılma kurabiyeyi de yedim. Şimdi bir süre daha “dikkat ederek” yemeye devam edebilirim. 85 lira.

www.kitchenette.com.tr

Wagamama trajedisi

Cumartesi öğleden sonra aktivitesi olarak yurt dışından gelen arkadaşımıza Kanyon’u gezdirelim dedik ve gittik. Masaya ters oturduk;garsonla ‘niye Coca-Cola yok Pepsi var’ dialoğu yaptık. 2 gyoza -bir tavuklu bir ördekli-, 2 etli, bir somon teriyaki noodle ısmarladık. Gyoza’lar vaktinde geldi ama bizim noodlelar dükkan boş olmasına rağmen bir türlü gelemedi. Tam geldi derken 3 tabağı taşımaya çalışan garson temizleyiciden 2 saat önce almış olduğum beyaz paltomun üzerine tabağın sosundan boşalttı. 3 tabakta da etler noodle’dan soguktu. Bir bakalım derken paltoyu kuru temizlemeye vermişler, 2.5 saat paltosuz Kanyon’da mahsur kalmış oldum. Binbir özür dilediler.

House Cafe Tatlıları

Son bir hafta içinde 3 defa çeşitli House Cafe’lerde tatlı yiyince yazmak farz oldu. Efendim orman meyveli crumble, kestaneli çukulatalı cheesecake ve armutlu kek (ters düz kek mantığında) yedim. Armutlu kek zengin kek tabanlı -hani havuçlu kek kıvamında sanırım ceviz de var içinde- üstünde de armutları olan bir tatlı; çok güzeldi. Kestaneli çukulatalı cheesecake, beklediğimden güzeldi. Bilen yemiş olanlar için Cheesecake factory’nin cheesecake‘lerini andırıyordu diyeyim. Maalesef orman meyveli crumble‘ı beğenmedim. Crust çok yağlıydı, meyvelerin karışımı hafif de olsa öksürük şurubunu andırıyordu. Cappucino ve tatlı averaj 12.5 YTL tutuyor.

Bolu Et’te etsiz (sayılır) yemek

Bolu Et1,5 saat folyo kesimcide uğraştıktan sonra kesme işine geldiğimizde folyo olmadığı ortaya çıkınca ben de en yakın yenilebilir seçenek olan Bolu Et’e gittim. Biraz sağlıklı yiyeyim düşüncesiyle (yediklerimle tabii ki alakasız) et suyu çorba, az iç pilav ve taze fasulye yedim. Bolu Et Lokantası’nın yemeği her daim lezzetli. 5.5 lira.

Al Jamaal

Nihan’ın ön ayak olması ile, Eren, ben ve Nihan eski Cahide On5’in yerine açılan İzzet Çapa’nın mekanı Lübnan lokantası Al Jamaal’a gittik. Duvarlar sarı yaldızlı, aynalı, sallanan boncuklu, etraf şeftali kokuyor, yerlerde de gül yaprakları var. Etrafa Al Jamaal yazısı yansıtılıyor. Üç beş normal masanın dışında, duvara bitişik düz koltuğun üzerine sinilerle üçlü oturma masaları yapılmış. Herhalde gece ilerledikçe masalar kalkıyor diye düşündük. Yerken eğilmek ve sağa sola dönmek gerekiyor, biraz rahatsız olmuş tabii.

İki menüden seçebiliyorsunuz. Ya sadece meze ya da meze artı ana yemek. Biz sadece mezeyi seçtik. Valla şahsen Lübnan mutfağını severim, hatta bazı meze uygulamalarının tadını Türk versiyonlarından daha çok beğenirim ama burada aradığım tadı bulamadım. Soğuk mezeler arasında labne (labne peyniri ya da süzme yoğurt türevi), baba ganoush (tahinli patlıcan), nohutlu mantı (nohut, altına kıtır ve yoğurt), muammara (bildiğimizden daha tane tane), tabouli (kısır türevi), 2 adet daha patlıcan ezme türevi, çiğ köfte, vb vardı. Sıcak mezelerde de küçük lahmacun, fallafel, içli köfte türevi, ismini hatırlayamadığım lübnan köftesi vardı. Gördüğümüz dans ve şarkı şov güzeldi- biz uzun kalmadık. Semiramis Pekkan ve Deniz Akkaya da yemek yiyenler arasındaydı. 3 kişi 275 YTL. hesap geldi. Ambians ve şovlar için tekrar giderim; ama içki içmek lazım, masada oturmak lazım, (harem kısmı ayrı oda gibi eğlenceye müsait) bir de yanıp sönen ışıklara hakim olsalar ne güzel olur!

Rezene’de zeytinyağlılar

Son gittiğimde de iyi şeyler yazmışım, bu sefer yine beğendim. Rezene çorbası nohutlu ve buğdaylı, salçalı ve kekikli güzel doyurucu bir çorba. Otto neredeyse aynısına çok otantik birşeymiş gibi “Anne Çorbası” adını veriyor. Mercimek çorbası da iyi. Çiğ börek (daha doğrusu çibörek), olmuş. Selçuk yardığında müthiş bir koku geldi içinden. Zeytinyağlı tabağımdaki zeytinyağlılar, kapuska, sebze köftesi iyi. İrmik tatlısı ise tam kıvamında: tane tane, çam fıstıklı ve fazla tatlı değil. Tabii kaç zaman sonra garsonun tanıyıp kibarca buyur etmesi en can alıcısı. (3 kişi 41 lira)

Balıkçı Kahraman’da kalkan

Ben notlarımı aldım, bekledim bir iki gün yazan olur mu diye ama bakıyorum ses yok. Kötü polislik bana düştü. Gerçi kötü polislik bir durum yok aslında. Biz hazırlıksızdık. Nihan ve İrfan bahsetti. Emel de bir hafta önce gidecekmiş ama gidememiş. Kalkanı meşhurmuş. Rumelikavağı’ndaymış. Ben sadece denemek istediklerim listesine not etmiştim ama Emel sıcağı sıcağına gidelim dedi.

Özellikle şık, diğer balıkçılardan çok farklı bir yer değil. Girişte onlarca kalkan asılı. Oturduğumuzda dördümüz de açtık ve garsonun nemli örtü koymak dışında bizimle ilgilenmemesine bozuluyorduk ki birden başladı. Bizim sormadan, sipariş vermeden yemekler gelmeye başladı. Önce patlıcan salatası, söğüş salata, yeşil salata ve beyaz peynir. Dilim dilim değil de parça parça kesilmiş, ısıtılmış güzel ekmek. Diyet kolalar dışarıdan geldiğinden biraz gecikti. Ara sıcakları biz ısmarladık: Kalamar tava, midye tava ve balık kokoreç. Internette okuduklarımdan ısmarlanması gerek diye anladım kokoreci ama çok bir numarası yoktu bence. Kalkanla ilgili pek bir muhabbet geçmedi garsonla aramızda. Sadece bir an önce ızgara koymalarını istedik ki gelene kadar fazla doymuş olmayalım. Ne boy olsun, kaç kilo olsun diye sormadı. “Ben size dört kişilik bir kalkan yaptıracağım” dedi. Doymuş gibiydik geldiğinde. Gerçekten güzeldi. Koca bir tabakta bir bütün kalkan. O noktada kolektif kan şekerimiz artık yükselmişti de. Garsonda istedik ayıklamasını. Usta bir şekilde pay etti. Ama ardından beş vurucu darbe geldi: dört tatlı, bir hesap. Meyve tabağı, kabak tatlısı, iki sufle, çayları içtikten sonra da ev baklavası ve 260 liralık hesap. Adam başı 65 eder. İçki içmediğimizden (sadece Selçuk’a bir tek rakı) biraz çok. Nihayetinde kalkan yediğimiz için biraz normal. Tuvalete iki saattir kimse temizliğe uğramamış olduğundan biraz çok. İstanbul’un zenginlerinin keşfetmiş olması, hiçbir lokantaya şımarma veya gevşeme hakkı vermemeli, genelde vermiyor da.

Bir daha gidecek olursam sadece salata ve kalkan yemeye giderim. Fazla yemiş ve fazla ödemiş olmanın getirdiği nahoş hisse hiç gerek yok. Başka bir zamanda, gayet keyifli yemek yenebilecek bir yer belli ki.