Nazım Dürüm Salonu’nda nohut-pilav

Hisarüstü’nde yemek yiyebileceğim bir yer keşfettim. Dersten çıktım, yukarı yürüdüm, otobüs durağının hemen arkasında Nazım Dürüm Salonu’na girdim, nohut pilav yedim. Hemen işe gitmekten vazgeçince çayı demlemelerini bekledim, iki de çay içtim, kitap okudum. Daha önce denediğim kebapçı da dürümcü de simitçi de hem özelliksizdi hem de garsonların bakışları, yavşaklaşma niyetleri sinir etmişti, burada o yoktu. Bir iki çeşit tencere yemekleri olması da iyi. Öğrenciler nerelerde yiyor ki acaba buralarda? (4.5 lira)

Komşu’da beyti

Genelde “ne yesek?” sorusunun yanında garnitür olarak çok kısıtlayıcı kriterler oluyor. Bu sefer şöyleydi: Kebabı olsun, Beyoğlu kalabalığından uzak olsun ama yine de çok uzakta olmasın, Laden, Rana ben konserden anca kaçabildiğimiz için geç saatte açık olsun ve Cumartesi akşam yer bulunabilsin. Mesela bir yere bu kriterlerle SMS atsanız ve cevaben yer önerileri gelse? Ahh, ah, benim de hayalim bu. Neyse, kriterlere yuh diyebilirsiniz ama istisnai bir durum değil bu. Bulduk da böyle bir yer: Nişantaşı’nda Komşu. Üstelik beyaz Türkler kızarmaya gittiğinden bayağı boştu. Üstelik güzel bahçesinde oturduk. Ortamı, servisi, yemekleri pek hoştu. Laden’le paylaştığımız beyti, Umut Ocakbaşı’ndaki sebzeliden, kusura bakmasınlar ama çok daha iyiydi.

Lavaş, tulum ve tereyağ, patlıcan salatası, barbunya pilaki, közlenmiş kırmızı biber, fındık lahmacun, fındık peynirli pide, bir beyti, bir urfa, ortaya bir karpuz, 2-3 bira, ağır ablanın bir tek rakısı, türk kahveleri. 113 lira

Urban’da deniz mahsüllü fettucini

Nihayet yazmak için bir bahane buldum. Bu yıl içinde bir iki sefer farklı farklı vesilelerle gittim Urban’a ama hiç birinde yemek yemediğim için yazamıyordum. Ben bu “keyifli” lafını nedense hiç sevmem ama her seferinde hakikaten keyifliydi. Hele yazın asma altında sokağa taşmış hali. Selçuk’un klasik kahve kandırmacasıyla gittik. Daha sonra Onur geldiğinde menüye baktı baktı, deniz mahsüllü fettucini ısmarladı. O kalktıktan bir süre sonra Martı bizim masaya oturup sipariş verdi: “Her zamankinden. Deniz mahsüllü.” Var bir keramet yani bu yemekte. Nasıl bahane ama?

Çin Büfe’de çin mantısı

Oh, denemek istediklerim listesinden bunu da çıkardım. Galatasaray hamamına giden sokakta, ocakları, wokları ve aşçıları girişte olup vitrin görevi gören, küçük şirin bir Çin lokantası. İçerisi de kırmızı loş ışık, Hongkong fotoğrafları ve diğer “dekaratif elamanlarla” sempatik olmuş. Biz 4, 16, 29 ve 46 yedik. Yani buharda çin mantısı (en güzeliydi), sebzeli noodle (karabiberi fazlaydı), tatlı-ekşi tavuk ve karışık sebze. Tamam, Ming Garden düzeyinde değildi belki ama düzgündü ve hesap da o düzeyde değildi. (25 lira)

Küçük Ev’de yaprak sarma

Levent çarşısındaki Küçük Ev’e bir iki defa gittim ama yazmamışım. Ya haftasonu ya akşam geç saatte metro çıkışında, hızla yiyebileceğim bir yer olsun diye gitmiştim. Hızlı oluyordu gerçekten ve bir seferinde yediğim kuru fasulyesi Hacı Hüsrev’inki kadar iyiydi neredeyse. Gündüzleri bayağı iş yapar diye düşünüyordum. Bugün öğlen tam da çalışanların yemek saatinde gittiğimde doluydu. Tencere yemeklerine baktım, üst katta oturdum. Garsonlar ellerinde pos cihazlarıyla gezip sipariş alıp jet hızıyla yemekleri getiriyorlar ve yetişebilmek için koşuyorlardı. Mecazi anlamda değil, gerçekten masadan masaya, aşağı koşuyorlardı. Çayları bile yetiştiriyorlardı. Her masada birer şişe su hazır bekliyor, belli ki bu sıcakta gelenlerin çoğu su isteyecek. Ben de su içtim, yaprak sarma ve mevsim salata yedim ver neredeyse 10 dakika içinde düzgün düzgün yiyip kalktım. O kalabalıkta bile hızlı olabildi yani. Başka yerlerde de şubeleri var Küçük Ev’in. Herşeyin tıkır tıkır işlemesi için ne gerek çözmüş uyguluyorlar, üstelik yemekler de güzel. Aferin, aferin. (10 lira)

Saray’da sosisli yumurta

Hayatımın birden üç vites atması, en çok sabahları zorluyor. 2 saat olan, 3 saate yayılabilen sabah ritüelini kısaltmakta zorlanıyorum. Gazeteler gelmeden çıkmak biraz yarıyor işe. Bu sabah da bir çare olarak kahvaltıyı dışarıda yapmaya karar verip 35 dakikada çıktım, dolmuşa bindim, Nişantaşı’nda Saray’a vardım. Sahanda sosisli yumurtanın yanına söğüş domates hıyar ve çay aldım, Verdikleri kepekli ekmekten de tırtıklayıp bir güzel kahvaltı ettim. Başkaları Saray’ın bulundurduğu gazeteleri okuyordu. Çok sık yapmam bunu ve zaten beceremem ama iyi geldi. Üstelik para ver verme, başkasının hazırladıklarıyla kahvaltı etmek gibisi yok vallahi. (9.25 lira)

Fischer’de somon buğulama

Dedim somon yazacağım diye. Konserden önce fazla vaktim olmadığı için Fischer’e girdim hemen ısmarladım, yiyip kalktım. Normalde kiremitte yapıyorlarmış, çabuk olsun diye buğulama yapma ricamı kabul ettiler. Yanına bir de mevsim salatası. Garson artık yüzümü tanıyor, beni az gelen müdavimler defterine kaydetmesi gerektiğini anlayıp “yanına bir kadeh de beyaz şarap vereyim” dedi. Saat 7’ydi yani erkendi ama boştu yine. Bir kıl Amerikalı, bir sessiz çift, bir de ben. Tam böyle ilişki/evlilik/arkadaşlık kurtarmak gibi derin konular konuşulabilecek, sobelenilmeyecek bir yer. Garson belli ki bir sır küpü. Ya da küçük bir grup için kutlamalık. (27.5 lira)

Filibeli’de köfte

Filibeli'de köfteEvet, tamam, dikkatli okuyucunun farkedeceği gibi Beceren’le aynı gün, hatta iki saat arayla gittik Filibeli’yle ama ne yaptıysak size hizmet etmek için. Beceren’den sonra Güçlü’de sağolsun pu-erh molamızı verdik, geyik olarak köfte, saat, sinema, Reykjavik gibi konuları seçip irdeledikten ve çatlasanız da size vermeyeceği kartvizitinden aldıktan sonra biraz gezinip, işimizi halledemeyip, büyük postaneyi teftiş edip, Filibeli’nin yerini tespit etmeye gittik. Bir porsiyonu paylaşacaktık ama Selçuk köfteleri görünce gözü döndü. Bu arada benim dışımda masalardaki herkes kola içti. Evet, minicik bir yer. Evet, sadece köfte, salata ve piyaz var. Evet, 1893’ten beri (o civar) babadan oğula devam etmiş. Ama ben bayılamadım köftesine. O kadar övülünce, Hürriyet’te ennn iyi köfte yazılınca, beklenti fazla oluyor ya, ondandır. 2 köfte, 1 salata, bir su, bir kola. 14 lira

Beceren’de köfte

Beceren'de köfte

Eminönü’ne varmadan o kadar açtık ki Filibeli’nin yerini bulamayınca, daha fazla gezinip benim huysuzluğuma maruz kalmaktansa hemen Berecen Köftecisi’ne oturmayı tercih ettik. Tam anlamıyla içi geçmiş garsona iki köfte, bir piyaz, bir cacık, bir kola, bir su siparişi verdik. Burayı da denemek istiyorduk aslında. Köftesi bol baharatlı, kimyon ağırlıklı ve iyiydi ama kendimizden geçmedik. Cacığı hatta yumurtasız da olsa piyazı daha iyiydi sanki. 13 lira.

Adem Baba’da ızgara sardalya

Bu galiba bir Perşembe klasiği. Dizinin başrollerinde Güçlü ve Emel, prodüktörü bölüm başına anlaştığı için arada bir görünen Selçuk ve Eren. Eski kısmını seviyorum Adem Baba’nın. Yeni, üst kattaki kısmı fabrika hissini veriyor bana. Bu akşam ne güzel beyler gelene kadar bir kalamar tava yiyip sonra, her zamankilerden ve her zamankilerden aldık. Bir bol rokalı salatasını zikredeyim burada, bir de benim yediğim sardalya ızgarayı. Olmadı, bir de samsa ve revaniyi de zikretmeli. Ha, bir de ardından Bebek’te dondurma yiyip piyasa yapmayı. 4 kişi 84 lira.

Adem Baba