Van Ahtamar’da kahvaltı

Geçen Pazar’ki kahvaltı yeri seçme krizi bir işe yaradı ve Selçuk bu sefer kesin şekilde Van Ahtamar dedi. Hava da harika değil. Kahvaltı tabağı istemek yerine ne istiyorsak onlardan tek tek söyledik. Söğüş domates ve salatalık. Otlu süzme yoğurt. Bal-kaymak. Murtığa ve kavut. Zeytin (söylememiştik, galiba peynir yerine geldi). Van usülü çörek. Hepimize birer menemen. Bizim zevkimize göre falza domates salçalı, az yumurtalıydı menemenler. Bol çay. Ben yine en çok otlu süzme yoğurdu beğendim çünkü içindeki otlar her neyse pek güzel. Murtığa, unun yağda kavurulup yumurta eklenmişi. Kavut unun yağda kavrulmuşu. Pek bilmediğim için ayrıntıya da girmeyeyim, cahilce laflar da etmeyeyim. Yine de ağır şeyler, kış soğuğunda gerekli enerjiyi verir. Burası hafta içi de iş yapıyor mu acaba? Kahvaltı etmek için Tarlabaşı trafiğine rağmen iyi, değişik bir yer. (27 liraydı galiba)

Cuppa’da ayran aşı

Laden civardaymış, Cihangir’de kahve içelim miymiş? Fırsattan istifade Cuppa’ya götürdüm onu. Sakindi, oturup geyik yapmak güzeldi. O portakallı, armutlu bir meyva suyu ve bin tane latte’yle yetinirken ben buğday salatası ve ayran aşı gibi orijnallikler denemeden edemedim. İkisinden de memnun kaldım. Birkaç gün sonra Selçuk’la gittiğimde yeni açılmış yere gitmemek gerektiğini hatırladım. Çünkü meyve ve sebze sularına istenirse kattıkları protein tozu gibi olaya bir doz negatif Selçuk eleştirisi de katılınca biri fazla sulu, biri fazla katı birer suyun yanına balsamik sirke içine yüzen ızgara sebze salatasına maruz kaldım. Kafe olarak iyi de “konsept”? Bir yıla falan göreceğiz tutup tutmadığını.

cuppa1.jpg

www.cuppajuice.com

Karaköy’deki balıkçıda istavrit

karakoybalik-712538.jpgGüzel havayı görünce Dano sürtmeyi teklif etti. İyi, hızla Karaköy’de bulduk kendimizi. Eski Rus bavul pazarının olduğu sokaktan geçip, iskelelerin oradan yürüyüp köprüye yöneldik ama köprüde otursaydık, gölgede kalacaktık. Köprünün diğer tarafında belki güneş olur umuduyla gittiysek de orada da yoktu. Balıkçılara doğru yürüdük, uzun uzun balıklara bakıp, av mevsiminin bitecek olması paniği ile Cuma akşamı balık pişirmek için anlaştık. Balıkçıları geçince çaycılar varmış meğer. Ama keşfetmek için ‘hava güzel, yine gelecek ben’ gerekmiş meğer. İlkinde oturup çay içtik. Ben öğle yemeği niyetine istavrit yedim. Ekmek arası balıktan daha iyi bir seçim oldu bence. Derken saat üç oldu, benim gitmem gerekti, güneşli havanın keyfi yarım kaldı. (10 lira)

Cafe Marmara’da nisuaz salata

Sözüm ona bana yediğim yerleri hatırlatmaya yarayacaktı bu blog. Ama işte balık hafızalı oluverebiliyor insan. Akşam 7:30’da metrodan çıktığımızda, annem Cafe Marmara’da oturmayı teklif etti. Birşey içecektik ama oturunca akşam yemeğini erken erken halledivermek mantıklı geldi. Gereksiz pahalı olduğunu menüye bakınca hatırlayabilsek bile tabii servisin yavaş olduğunu unutmuştuk. Annem babası anısına chili con carne istedi ama fazla acı diye pek yiyemedi. Ben de nisuaz salata. Üstü patates, yumurta, fasulye, bol ton balığı ile nisuaz, ona şüphe yok ama altına bildiğimiz yeşillikler saklanmış. Herşeye rağmen iyi bir salata. Başka yerlerin bu kadar bile vizyonları yok. Bir de şunu söylemeden geçecemeyeceğim. Annem birasının son yudumunu içebilmek için geri istedi garsondan. Garsonlar neden son lokmalarımıza, son yudumlarımıza göz dikiyorlar? (48 lira)

House Cafe’de pizza

Selçuk paşa nihayet İstanbul’da bir hamburgeri beğendi. Ben tadına bakmadım ama ekmeğini kızarmışlar, eti kocaman ve yanında sevmediği yeşillikler vermişler. Ve fakat 17 hatta belki de 17.5 liraydı. Boston’da Four Seasons otelinin cafesinde çok pahalı ama çok güzel diye 16 dolarlık hamburger yedirmişti. House Cafe de dünya standartlarında bir yer ya, geri kalmamalı tabii. Emel’le bense bir pizza bir salata paylaştık. Ispanaklı beyaz peynirli pizza, beyaz pizzaya hakkını verememiş. Ümit’in pizzasından da otlandım, o da eh işte. Yeşil mercimek, örgü gibi bir peynir, semizotu ve nar ekşisi ile ne kadar güzel bir salata yapılabilecekken, olmamış işte. Yemeğini fazla yememiştim, önyargımda çok da haksız değilmişim. Bu arada Mine’nin doğumgünü dolayısıyla gitmiş olduğumuz için büyük masa etrafındaki grup sonradan ayaklandı, çoğaldı. Işıklar loşlaştı, müzik sesi arttı. Grubun en gençleri olduğumuz için kaçtık, meydanı ruhu gençlere bıraktık. (99 lira, üçümüze, biralar, şaraplar dahil)

Barba Giritli’de tuzda levrek

Barba GiritliTam evde birşeyler atıştırmıştım ki Emel aradı, “kalk balıkçıya” dedi. Üstelik “Haliç civarı” dedi. “Aslı’yla yoldayız, geçip alacağız” dedi. Elim mecbur, kabul ettim. Haliç’teki balıkçıları denememiştim. Yan yana dizili Barba Giritli, Cibalikapı Balıkçısı ve Ottoman arasında tereddütten sonra Ümit de tanıdığı için Barba Giritli’ye girdik. En üst katta, pencere yanına kurulduk ve hemen ilginç ilginç mezeler geldi. Mesela ada börülcesi. Mesela Girit peyniri. Lakerda. İlk iki defa yanlış geldiyse de gayet güzel ince kıyım bir roka ve domates salatası. Zaten yanlış gelen salatalardan birini, geldiğinde Selçuk hemen kabul etti. İçmek için, artık gelenekleşmeye başlayan Tekirdağ.

Barba GiritliBalık ısmarlamaya gelince av mevsiminin sonu gelmek üzere olduğu için karar vermekte bayağı zorlandık ama sonuçta harika bir seçim yaptık: Tuzda büyük bir deniz levreği. İtiraf ediyorum, ilk defa tuzda balık yiyorum. Buna rağmen balığın yanarlı dönerli geliş törenini kaçırdım tuvalete gittiğimden. Selçuk çekmiş yandaki fotoğrafı. Yanındaki hafif sotelenmiş patates de ayrı bir güzeldi.

Aslı’nın zamanında akletmesiyle de çikolatalı sufle paylaştık. Pazar akşam üstü uzun, erken ve keyifli bir akşam yemeği oldu. (307 lira)

www.giritlibalik.com

Emek’te menemen

Yine İstanbul’dan kaçıp gitmeli dedirten bir konu. Ne yapıp edip, bazı şeyleri belli zamanlarda yapmamak gerek. Haftasonu alışveriş merkezine gitmek, Cumartesi Beyoğlu’na gitmek, Pazar sabahı Boğaz’da kahvaltı etmek gibi. Pazar sabahı daha doğrusu öğlen 12’de, kahvaltıya gidebileceğimiz bir yer akletmek için Giray’la 45 dakika konuştuk ama bir yer bulamadık. Trafik olacak, gittiğimiz yerde yer olmayacak, zaten menemeni olmayacak, olsa da manzarası olmayacak. Her seferinde sorun oluyor. Buna rağmen naaptık, Selçuk’u kaldırıp annemizi arayıp arabayla ta Yeniköy’de Emek Cafe’ye gittik, ayakta bekledik. Oturunca unutuyor bütün bunları insan. İsteyene menemen, isteyene sahanda yumurta; beylere birer de tost; ortaya peynir, zeytin, domates, hıyar. Yine de oturunca fazla kalabalık olmasından dolayı başka dertler var. Pastırma bitmiş. Gül böreği de kalmamış. Türk kahvesi yapamayacaklarını baştan söylüyorlar. Saat üçe kadar ızgara çeşitleri yok. Çayları bir daha, bir daha hatırlatmak gerekiyor. Sonradan bize katılan Barış’ın tekstil sektörü ile ilgili brief‘inden kalan zamanda 24 saat kahvaltıcı, güneyde bir yerlerde pansiyon gibi projeler geliştirir halde bulduk kendimizi. Emek’in bir suçu yok, herşeyi güzeldi ama ah bu İstanbul’u bozan tu kaka insanlar yok mu… En sonunda kahvelerimizi de içtik aslında. (65 lira)

Kristal Ocakbaşı’da kuzu pirzola

Haluk bey söyleyeli bir Kristal Ocakbaşı lafıdır dönüyordu aramızda. Emel’in organizasyonu sayesinde gittik. Neden farklı birşey bekliyordum bilmiyorum ama önlerinden geçerken içini gördüğüm birçok yerden farksız. Floresan ışık, üstüne kumaş giydirilmiş, arkası fiyonklu plastik sandalyeler, yer yer sigara yanığı deliklerle dolu, kendinden çiçek desenli sentetik masa örtüleri. Biz girdiğimizde kadın yoktu, sonradan gelenler oldu. Ocakbaşında yemeklerin yavaş yavaş gelmesi gerektiğini haklı olarak savunan garsona, her biri birbirinden aç olan bizler, ilk 15 dakika içinde sofrayı şunlarla donattırmayı becerdik: ezme, rus salatası, tulum ve tereyağ, süzme yoğurt, gavurdağı salatası, lavaş. İkinci lavaş daha uzundu ilkinden (“Uzun yap, uzun. Elli kere lavaş taşımayayım bunlara”). Oturduğumuzda garson tüm rakı kadehlerini toplayıp renkli Yeni Rakı logolu kadehler koydu ama Tekirdağ içtik (bir büyük, bitiremedik). Bu arada ekip sağlam: Emel, Ümit, Güçlü, Selçuk, Giray, ben. Ardından ızgaradan gelmeye başladı birşeyler: Sırasıyla közlenmiş domates ve biber, çöp şiş, kuzu pirzola, kaburga, tavuk kanat ve bir daha çöp şiş. Biz birini getirdiği gibi yenisini koymasını istiyoruz ocağa, ama anlatamıyoruz. Derken ya yiye yiye ya da Güçlü’nun esprilerine gülmekten, baktık daha yiyecek hal kalmamış. Yine de hepimize çok gerektiğinden meyve, künefe ve ballı muz yedik. Bu arada, Emel’in Ümit’in iki katı rakı içtiğini not etmeden geçmemek lazım. (210 lira)

Cafe Zone’da nasi goreng

Bir yerlerden e-posta geldi, Cafe Zone Endonezya, Tayland yemekleri falan yapacakmış bu aralar. Emel’e haber vermiştim, gidelim gidelim demişti. Denk geldi Selçuk’la gittik ama Emel’siz gidip de o yemeklerden yiyebilmek için en azından izin almak gerek diye aradık. O da Nişantaşı’ndaymış, oley, o da geldi. Dışarıda, öğle saatinde oturmak güzel, menüde zengin, ilginç yemekler var. Gelgelelim, servis biraz yavaştı. Dışarısını açınca müşterinin artmasına hemen adapte olamadılar anlaşılan. Baştaki hevesim yemekler gelince biraz daha söndü. Sezar salatasını sosa boğmuşlar. Selçuk’un spagetti bolonez olmadığı için ısmarladığı köfteli rigatoni fena değil. Benim Endonezya yemeklerinden seçtiğim nasi goreng, yani üstünde kızarmış tavuk budu, altında salata olan karidesli pilavım çok “egzotik”, çok farklı değildi. Emel’in salatasını bilemeyeceğim. En sonuna da bir sufle istedik ama o da fazla kek gibiydi. Yani Cafe Zone’un pazarlama faaliyeti yerini buldu, gittik ama aradığımızı bulmadık. Ne yapalım artık, bir daha ki sefere. (65 lira)