Tıkıntı’da sezar salatası

Hani arada şöyle özentisiz ama özenilmiş güzel, pahalı olmayan bir yer olsa da yesek diyoruz ya. Güzel tostları, ayrı ayrı seçilebilen sos ve makarnaları, taze ve zengin salataları, bol çeşit meyva sularıyla Tıkıntı öyle bir büfe işte. İlk açıldığında daha da ucuzdu, fiyatları hala makul. Çizburgerlerimizin eti hazır Pınar Burger olduğu için biraz hayal kırıklığı yaşadım ama sezar salatasını az sosla, hakiki çıtır marulla yapılmış. Trattoria di Palma niye becerememiş acaba? Elma suyumu da taze taze sıktılar. İşte bu kadar. Listeye alacağım galiba burayı. (23 lira)

Sosyal Tesisler’de mezgit

Yiğit, Ece, Selçuk, ben bowlingden sonra üşenmeyip Arnavutköy’e gittik. Belediyenin sosyal tesislerine. Oturup menüdeki neredeyse herşeyi istedik. Sosyal tesis deyip geçmeyin, garsonun pos makinası ile aldığı siparişler hemen masamıza geldi. İçeceklerden bile önce. Soslu patlıcan, zeytinyağlı hamsi, kalamar tava, salata, paçanga böreği falan istedik. Ana yemek olarak da bir mezgit tava, bir mezgit buğulama. Başka pek balık yoktu. Diğer balık çeşitleri sudak veya alabalıktı. Tam herşeye hepimiz birden saldırmışken Giray da geldi. Bu sayede bir paçanga böreği daha ısmarladık. Bir de patates tava. Bir de arnavutköy sarması, yani içi jambon ve peynirli dana eti. Yemekler harika olmamakla beraber bu fiyatlar ve bu hızlı servisle, çok da mühim değil. Türk kahveleri ise başka herşeyin aksine uzun sürdü. Hani yeni trend, sıcak suyla makinada ışık hızında kahve yapmak ya, bunlar geri kalmış! İçkisiz olmasaydı daha da keyifli olabilirdi tabii. (68 lira)

Tokyo’da yakisoba

Dulcinea’nın sokağında (Meşelik Sokak) Tokyo adında bir Japon lokantası açılmış. Ortaköy’de yaptığım ajanlığa göre oradakini kapayıp bunu açmışlar. Cumartesi gezmesi öncesinde Emel, Güçlü ve ben gittik. Ben nedense suşi istemeyip miso çorbası ve fazla karabiberli olması dışında çok bir özelliği olmayan etli yakisoba yedim. Onlarsa 12-13 parçalık suşi yediler. Ben tatmadığım için iyi veya kötü diyemeyeceğim. Güçlü’nün ilk bir iki taneyi ağzına attıktan sonra çıkardığı sesleri de hangi harflerle yazılır bilemediğim için yazamayacağım. Ama “çok iyi” manasına gelen sesler olduğunu söyleyebilirim. Üçümüz de yeşil çay içtik ama bana yetmedi dondurmasını da yedim. Memnun kaldık yani. Bir de arka masaya gelen Türk kızı ile Fransız erkeği arasındaki muhabbeti takip etmeye çalışınca iyice eğlendik. Garsona el etmesi zordu, çorbamla noodle‘ım aynı anda geldi gibi dertler var ama oturur herhalde zamanla. Bence suşi için çok da pahalı değildi, az pahalıydı: 119 lira.

www.tokyo-restaurant.com

Trattoria di Palma’da klasik sezar salatası

Belki de prensip olarak menüsünde imla hatası olan restorana gitmemek gerek. Gidip oturup, menüyü görünce kalkmalı. Yolda giderken Emel telefonda uyardığı halde gittik sürükledim Selçuk’u. Kapıdan girdiğimde çok şaşırdım çünkü civcivli, gayriresmi bir yer beklerken, öğle saatinde loş ışıklı, beyaz masa örtüsü bir yerle karşılaştım. Üstüne üstlük kapıdan bir grup şık şıkıdım danışman çıkmaktaydı. Menüsü de dekorasyonu da herhangi bir büyük şehrin herhangi bir İtalyan lokantası gibiydi. Mekana bol para harcanmış, kibrit yaptırılmış, garsonların gömleklerine bile restoranın ismi işlenmiş.

O deniz mahsüllü spagetti, ben kalamar ve karidesli linguini istedim. Ortaya da bir klasik sezar salata. Yeni yerleri işte bu şekilde batırıp çıkarmamak için yazmamak gerek ama peçetemiz olmadığından yan masadan çaldık. Klasik sezar salatası aysbergle ve mayonezli bir sosla yapılmıştı. Aslında geri göndermek gerekiyordu. Makarnalar bol deniz mahsüllü bol ama vasattı. Küçük, sakin bir yer olması gerekirken, “telsiz telefon çalıyor” diye bağıran, ortalıkta gezinen garsonlardan dolayı zevksizdi. Zamanla oturur belki. Mutfağa, personele de para harcanması gerektiğini anlarlarsa, yemek ve servis bile düzelir belki. O zaman daha az kazıklanıyor hisseder insan. Ama bu arada birbirlerinden başka birşey görmeyecek romantik çiftlere uygun bir yer olabilir.
(64 lira).

Kaburga Sofrası’nda fiks menü

Selçuk’la uzun pazarlık sonucunda Galatasaray’daki Kaburga Sofrası’na gittik. Menüden seçim yapması kolay oldu. Bir fiks menü istedik ama kaburga dolması iki kişilik yani tam porsiyon olsun istedik. Zaten yarım porsiyon diye birşey yok. Önden nar salatası, mumbar dolması ve haşlanmış içli köfte geldi. Yanına nar suyu istedik. Garson dolmayı getirdi, seri hareketlerle derilerini, kemiklerini temizledi, etleri didikledi, önümüze koydu. Herşey gayet lezzetliydi. Bir tek et sanki daha önce yediklerimden daha bir kuru gibiydi.

Duvarda Mardin resimleri. Müzik de uygun ve fazla açık değil. Sadece bir iki masada müşteri. Bir masada Turkcell çalışanı olduğu bariz bir grup. Garsonlar Doğulu misafirperverlik anlayışından hiçbirşey kaybetmemişler, şımartma derdindeler. Dolmayı bitirdikten sonra garsonumuz kolonyalı mendili yırtıp açtı da verdi. En son hangi “tiki tanki” mekanda bu ilgiyi gördünüz? Yemeğin sonunda tadımlık miktarda irmik helvası yiyip çay da içince o şişmiş halimizle festival filmi şereflendirmeye koştuk. (42,5 lira)

Erkal’ın Yeri’nde masayı donattırdık

Taksim Oto Yıkama’nın üstündeki meyhane Erkal’ın Yeri diye biliniyormuş. Ali İhsan, ben, Güçlü, Emel, Ümit ve Selçuk gittik. Özellikle Ümit’in gözü tutmadı başta. Sonra girdi havasına. Tüm mezelerden, hamsi, çinekop ve köfteden yedik. Söğüş domates istedik fazladan. Patlıcan salatasından, patates salatasından bir daha istedik. Rakı tadım gecesi galiplerinden Tekirdağ içtik. Şalgam suyu içtik. Mine katıldı daha sonra bize. Bizim biraz sonra gideceğimiz Transamerica filmine bilet bulamayıp VCD’sini almış. Muhabbet iyi olunca uzun süre acaba filme gitmesek, VCD’den mi seyretsek diye tartıştık. Emel’in hışmından korkup vazgeçtik. 7 kişi, 140 lira.

Kaktüs’te çorba

Sürekli dışarıda yiyor ve her yediğimi yazıyor gibi görünsem de yiyip de yazmadığım oluyor. Ya alışveriş merkezlerinin food court‘larında birşey yemek zorunda kalmış oluyorum, ya Saray gibi bir yerde çok hızlı bir şey yemiş oluyorum, ya da bir çorba ile açlığımı geçiştirip risk azaltıyor oluyorum. Bir süre önce Kaktüs’te bu şekilde kırmızı şaraplı, fırında közlenmiş domates çorbası içmiştim ve yazmamıştım ama yazmak da istiyordum. Bu akşam tango dersinden çıkıp, Emel’le buluştum, If festival filmi öncesinde, adab-ı muaşeret icabı Kaktüs’te. Ümit ve Feyzi de vardı. Yine aynı çorbadan istedim. Ben ne Kaktüs’çüyümdür, ne de Kaktüs’te ezilip antipati duyan bir sonraki nesil (yaşım ikinci gruba uyuyor galiba). Dolayısıyla bu çorba da on yıllık bir klasik midir bilemiyorum ama çok lezzetli olduğu kesin. Çorba 5 lira.

Pancaldi’de Akabi yaya böreği

Annemle dişçiden çıkınca aklımıza Etiler’de ilginç bir yer gelmedi, Harbiye’ye Pancaldi’ye gittik. Bir girdik ki tıklım tıklım. Otelde devam eden bir toplantının katılımcılarıymış meğer kalabalık. Beş on dakika lobide bekledikten sonra oturabildik. Dekorasyona, ana menüye ve müşterilere bakılırsa herhangi bir şehrin herhangi bir otelinin restoranında olabiliriz. Ama biz Rum ve Ermeni mezelerini denemek için gelmiştik. Nitekim zeytinyağlı kayısılı kereviz, Akabi Yaya böreği ve tavada uskumru dolması ısmarladık. Kereviz hoştu, börek başarılı bir puf böreğiydi. Ben tavada uskumru dolması ısmarlarken, hep okuduğum ama hiç denemediğim zeytinyağlı uskumru dolması yiyeceğimi hayal ederek ‘tavada’ sözcüğünü görmezlikten gelmişim. İçinde soğan, çam fıstığı ve kuş üzümlü harç olan, kızartılmış, kılçıksız, bayağı bayağı lezzetli bir balıktı. Hele benim uskumruyla aramın ne kadar iyi olduğunu düşünürseniz. Memnun kaldık ama kalabalık olmayan bir zamanda, örneğin akşam yemeğinde daha zevkli bir deneyim olabilir.

Başarılı bir puf böreği diye geçiştirdim ama garsonumuz bir Ermeni yemeği olduğunu söyleyince yaya‘nın nine demek olduğunu okuduğumu hatırlayıp, Akabi’nin de bir kadın adı olması gerektiğini tahmin ettim. Eve gelince baktım ki Takuhi Tovmasyan Sofranız Şen Olsun kitabında, 80. sayfada Akabi yaya’sını ve böreğin nasıl yapıldığını anlatıyor! (40 lira)

Ranchero’da carne en su jugo

Çok soğuktu, gündüz kar yağmıştı. Hatta galiba o gündü okulların tatil edildiği gün. Blog‘umuzun ana karakterleri Emel, Selçuk ve ben yeni bir maceraya yelken açmak üzere, deniz otobüsüne binip, yelkeni olmadığını farkedince Bostancı’ya mecburen motorla gittiler. İskeleden Çatalçeşme’deki Ranchero’ya yürüdüler. Çok üşüdüler.

Esin doğumgünü partisini önce bu akşama ayarlayıp sonra hava muhalefeti yüzünden ertelediği halde, bugünlük bir iki kişiyle kutlamaya karar vermişti. Yine de 12 kişiydik! Üçümüz en erken geldiğimiz için grubun kalanı gelene kadar bir jalapeno chiles‘le açlık bastırdık. Hayır, jalapeno poppers demiyorum çünkü burası Tex-mex lokantası değil sadece Meksika lokantası imiş. Herkes gelince, önce gelsin daquiri’ler. Çilekli, narlı, limonlu, donmuş, donmamış. Ben kahlua ve tekilaya alternatif olabilir mi bakmak için bir Mexican ice tea içtim (tekila, bacardi, kola, kahlua, limon suyu) ama güzel bir içki değilmiş. İçkilerle beraber tortilla chips yedik. Sert, sert, yağlı, yağlı. Bayağı uzun zamandır yememişim, hoşuma gitti. Bana ana yemek olarak carne en su jugo geldi. Yani kiremitte salçalı et ve fasulye. Yanında krema, sosları ve tortilla pidesi ile. Hem kendi yemeğime hem de başkalarınınkine bakarken Meksika yemeğine aslında çok bayılmadığımı ve illa ki belli bir basitlikte kaldığını düşündüm. Meksika yemeğinin fine dining‘e adapte edilmiş, üstüne kuş kondurulmuş hali vardır eminim ama Çatalçeşme’de değil tabii. Olsun, ben memnun memnun yedim yemeğimi. Hatta hem ette hem de guacamole‘de taze kişniş olduğu için gizli zevkler aldım yemeğimden. Başkalarının yemeğine de sulanmadım. Çiftler ve uykuları gelen çocukları gittikten sonra, Esin mum üfleyebilsin diye hazırladıkları dondurmalı çikolatalı vezüvden de birer kaşık aldık. Adam başı 45 liralık hesabı biraz fazla bulduk. Yeniden soğuğa çıkmaya hazır olmadığımız halde, çıkıp evlerimize dağıldık.